Sibirya'dan gelen kar yağışı dolayısıyla eve kapanmak zorunda kaldığımız bugünlerde Amerikalı yazar Paul Auster'ın son kitabının kendi ülkesinden önce Türkiye'de yayınlandığı haberini aldık. Böylesi bir gelişmenin edebiyat severler için kaçırılmaz bir fırsata karşılık geldiğinin altını çizmeme gerek yok sanırım. Otobiyografik hikayelerden oluşan 'Kış Günlüğü'nü bir an evvel bitirip yazarın diğer ülkelerdeki hayranlarından çok önce anlattıklarına dair fikir sahibi olmayı istemek kadar doğal bir heyecan yok. İşin esas şaşırtıcı kısmı edebiyat dışı tartışmaların Auster'ın yazdıklarıyla kurduğumuz ilişkiyi alelacele gölgemesi...
Özetleyecek olursak; tartışmaları başlatan ilk hamle Auster'ın yaşamını sürdürdüğü Brooklyn'de Hürriyet gazetesine söyleşi verirken hapiste olan gazeteciler nedeniyle Türkiye'de ifade özgürlüğü adına sorunlar yaşandığını ve bu durumu protesto etmek için ülkemize gelmeyi düşünmediğini belirtmesi oldu. Bu açıklamanın ardından Kılıçdaroğlu kendisini Türkiye'ye davet etmek istediğinden hatta 'ifade özgürlüğü' konulu bir seminer organize etmeyi bile düşündüğünden bahsetti. Çok geçmeden Başbakan Erdoğan'ın hem Auster'a hem de ana muhalefet liderine tepkisini kesin bir dille ortaya koyması meseleyi gündemin en çok tartışılan başlıklarından birine dönüştürdü.
Edebiyat ve siyasetle ilgisi olan-olmayan herkesin konuyla alakalı fikir beyan ettiği bugünler, Auster'ın kitaplarını siyasî bir simge haline getirir mi? Somali'ye yardım etmenin 'yandaşlık', muhafazakar kesimin hoşuna gitmediği aşikar olan Muhteşem Yüzyıl'ı kaçırmadan izlemenin 'candaşlık' addedildiği günümüz ortamında 'Kış Günlüğü'nü okumak ta muhalif bir gösteri şeklinde algılanabilir elbet... İş bu raddeye varmadan ben de mevzuyla ilgili görüşlerimi bu köşeden paylaşmak istedim.
Sanatçıların dünyanın farklı bölgelerinde meydana gelen siyasî gelişmelere duyarlı olmaları kadar doğal bir durum yok. Ancak Auster'ın hoşuna gitmeyen bir durum ortaya çıktığını duyar duymaz o olayın yaşandıği ülkeye topyekun sırtını çevirmesi doğru bir tutum mu diye sorgulamak lazım. Eğer hapse giren gazetecileri samimi bir biçimde kafasına takıyorsa Türkiye'ye her zamankinden daha fazla vakit ayırması gerektiğinin altını çizmek isterim. Buraya bizzat gelerek farklı siyasî kesimlerle diyalog kurması, yakın tarihi ve günümüz siyasî dinamiklerini araştırması, başka bir deyişle gazetecilerin hapse girmelerine neden olan Ergenekon ve Balyoz davalarını sürece destek verenlerin ve vermeyenlerin penceresinden eşzamanlı bir biçimde gözlemlemesi ilgisinin samimi olduğunu kanıtlayabilir. Böylesi bir çabanın sonunda biriktirdiklerini röportajlarında iki veya üç cümleyle dile getirmek yerine herbirini kaleme almayı da deneyebilir.
Bu yöntemin dünyanın dikkatini yazarın kafasına taktığı meselelere daha hızlı çevireceğine kuşku yok. Ne var ki bugüne dek sergilenen tavırlar derinlemesine bir incelemeden ziyade üstünkörü açıklamalardan ibaret kalıyor. Hal böyle olunca 'samimi bir duyarlılık' yerine 'duyarlıymış gibi görünme' çabasıyla karşı karşıya olduğumuz hissine kapılıyoruz. Nitekim süregelen tartışma dolayısıyla 'Kış Günlüğü'nün ikinci baskısını beklenenden daha erken yapmış olduğu malumumuz. Diğer yandan bütün bunların hapiste yatan gazetecilerin durumunu iyileştirmeye ne kadar katkı sağladığı muallak...
Bu konu hakkında siz ne düşünüyorsunuz ?