• Siyaset

Türker, Memur-Sen Sekreteri Günay Kara ve beraberindeki heyetle görüştü

DSP Genel Başkanı Masum Türker, Memur-Sen Genel Sekreteri Günay Kaya ve beraberindeki heyeti DSP Genel Merkezi’nde kabul etti.
Türker, Memur-Sen Sekreteri Günay Kara ve beraberindeki heyetle görüştü
CRA -

Kaya, Anayasa değişikliği konusunda yaptıkları çalışmaları içeren kitapçıkları Masum Türker’e iletti ve yeni anayasadan beklentilerini anlattı. DSP Genel Başkanı Masum Türker ise şunları söyledi:
“Böyle bir çalışma yapmanız, toplum adına sevindiricidir. Bir araştırma en azından tartışma açmaya olanak tanıyor. Onun doğruluğunu test etmek amacıyla, bilim adamları, başka kesimler tartışmaya katılıyor. Bu araştırmanıza dayanak yaptığınız kongre de iyi bir çalışmaydı. Kongrede ben orada çık seçik sizin bu araştırmaya da görüşlerinize de aykırı olan anayasal görüşlerimizi söyledim.

Toplumda çok yanlış bir beklenti yaratılmaya çalışılıyor. Yeni bir anayasa söz konusu değildir. Yeni bir anayasa yeni bir devlet kurmak için yapılır. Biz ülkemizin 1876’da yapılan Kanuni Esasi’den bu yana gerçekleştirdiği demokratik hareketleri inkar etmemeliyiz. Hükümet’in gündeme getirdiği yeni bir anayasa değil, anayasa değişikliğidir.

Bu anayasa değişikliğine gidilirken, içinde bulunduğumuz bölgede ortaya çıkan önemli olaylar var. Özellikle dış politikada çok dikkatli olunmalı. Mezhep kavgaları gündeme getirilmiş durumda. Tıpkı 4 halife devrinden sonra yaşanan olayların benzeri yaşanıyor. Bir taraftan Peygamber’in ailesine hücum edilirken diğer taraftan Peygamber ailesi dışındaki kesimlerin İslamiyet’i farklı yorumladığı bir sürecin yaşandığı gibi bir süreç yaşanıyor. Bu süreci, dışarıdan, Müslüman olmayan kesimlerin tahrik ettiği, hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanını Müslüman bir ülkenin içişlerine müdahaleye, gerekirse savaş noktasına zorladığı bir süreci yaşıyoruz.

Şu anda sanıyorum ki Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti,  kuruluşundan bu yana en zor dönemini yaşıyor. Ya ABD’nin istediğini yapıp Suriye’nin içişlerine müdahale edip orada bir çatışmaya bir savaşa neden olacak ya da Müslüman olduğunu hatırlayıp oradaki Müslümanlar’ın ölmesine karşı duracak. Bu tavırla geçmişte Bülent Ecevit de karşılaştı ama buna karşı durdu. ‘Irak’ta Müslümanlar’ı öldüreceksiniz’ dedi ve buna izin vermediği için büyük bedel ödedi, iktidardan uzaklaştırıldı. Onun için bu anayasa değişikliği yapılırken toplum içinde tartışmalara neden olabilecek durumlardan kaçınılmalı ve ‘yenidir’ denilmemeli, bunun bir anlamı yok.

Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir ülkedir. Hukuk devletidir. Laiklikten yanadır. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı bir düzende yaşıyoruz. Sizler devlet memuru olarak bu düzeni yürüten kesimlersiniz. Onun için Anayasa’nın ilk 3 maddesini değiştirmek doğru değildir. Bazı kesimler resmi dili farklılaştırmak istiyorlar. 1876 yılı Kanuni Esasi’nde bile, Osmanlı döneminde bile bütün kesimlerin ortak dil, resmi dil olarak kabul ettiği dil Türkçe’dir. Daha o zaman Türkiye yoktu ama Osmanlı döneminde Türkçe dilini konuşma mecburiyeti, resmi dil anlamında tanımlanmıştır.

Bu anayasada değişmesi gereken en önemli şey, vatandaşlık anlayışıyla ilgili bölümdür. 66. Madde’de ‘Türk ırkını’ izah eden kavram yerine, ‘Türk’ kavramını bir ulus olarak anlatan ve Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin, din, etnik köken ayrımı, mezhep ayrımı yapmaksızın, Türk milletini oluşturduğunu ifade eden bir ilavenin yapılması gerekir. Biz DSP’liler bu konuda böyle düşünüyoruz. Toplumun birçok kesiminden gelen görüşleri topladıktan sonra, TBMM’ye de bu konuda yaptığımız çalışmayı ilettik.

TBMM Uzlaşma Komisyonu’na anayasa değişikliği çalışmamızla ilgili sunum yaparken, dün akşam Parlamento’da kabul edilen Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili olarak da çekincemizi anlattık. Şu anda Cumhurbaşkanı’nın 5 yıl olan görev süresinin, Anayasa’da tanımlanmış olan şeklinin, sayın Abdullah Gül için kanunla 7 yıla çıkarılması, Sayın Abdullah Gül’ün tartışma konusu yapılmasıdır. Bu durum, dünya kamuoyuna, Sayın Gül ile kendisinin bir zamanlar mensubu olduğu AKP arasında bir itilaf olduğu imajını verecektir. Bu bile Türkiye’nin temsili bakımından olumsuzluk yaratacaktır. Çünkü Anayasa’da olan 5 yılı kanunla siz 7 yıl olarak tarif edemezsiniz.  O zaman Anayasa’nın o 5 yılını kabul etmiş oluyorsunuz ve Ağustos ayı geldiğinde Sayın Gül’ün görev süresi bitiyor demektir.
Yapılacak olan şey, eğer 7 yıldan yana iseler, çok hızlı bir şekilde Anayasa değişikliği ile bunu düzenlemeleridir. Ancak o zaman doğru yapılmış olur, kimse de bunu tartışma konusu yapmaz.
Önemli bir sorun da tutukluluk hali devam eden milletvekillerinin durumudur. Geniş kapsamlı anayasa değişikliği beklenmeksizin şu anda Parlamento’ya milletvekili seçilmiş ama tutukluluk hali devam eden milletvekillerinin, milletvekilliği faaliyetini sürdürebilmesi için yeni bir düzenleme yapılmalıdır.

Bir taraftan davaları devam ederken diğer taraftan bu vekiller gelip Parlamento’da milletvekilliği hakkını kullanabilmelidir, buna imkan tanınmalıdır. Çünkü bu kişiler milletvekili adayı olurken, bunların tutuklu olduğunu bile bile milletvekili adayı olabileceklerine karar veren, bunu onaylayan yargı organı Yüksek Seçim Kurulu’dur. Bunlara YSK vekalet sistemiyle mazbatalarını da vermiştir. Tek eksik kalan, bunların yemin etmesi ve gelip Parlamento’daki görevlerinin başında durmasıdır. Bu eğer Parlamento tarafından düzeltilmezse o zaman kuvvetler ayrılığı ilkesinin, yasama organı aleyhine işlemesine yasama organı seyirci kalıyor demektir.

İktidar eğer bir Anayasa değişikliğinde samimiyse, muhalefet partileriyle işbirliği yapıp hem Sayın Abdullah Gül’ün görev süresini tartışma konusu olmaktan çıkartmalı hem de tutuklu vekillerin Parlamento’da görev yapabilmelerinin yolunu açmalıdır. Bize gelen mesajlarda, ‘AKP Abdullah Gül’e oyun mu oynuyor, onu yıpratıyor mu?’ deniliyor. Bir ülkenin cumhurbaşkanı, hangi partiye mensup olursa olsun, seçildikten sonra bu ülkenin cumhurbaşkanıdır ve temsil gücünü devam ettirebilmesi için karar alması gereken de öncelikle bir zamanlar mensubu olduğu hatta başbakanlığını yaptığı kendi partisi olmalıdır. 

Daha önce mensubu olduğu parti böyle bir düzeltmeyi Parlamento’dan geçirmek istiyorsa, Parlamento’daki diğer partilerle de uzlaşmalıdır. Bu uzlaşmanın da yolu tutuklu olan milletvekillerinin yasama faaliyetini sürdürebilmesi için onların haklarının verilmesidir.
Anayasa’da yapılacak olan değişikliklerle çok fazla katı ve kutuplaştırıcı yaklaşım içinde de olunmamalıdır. Uzlaşma anlayışı içinde bu anayasanın değişmesi gereken maddelerinin değişmesi gereklidir.

Kamuoyunu meşgul eden bir başka konu da 12 Eylül ihtilalcileri Evren Paşa ile Şahinkaya Paşa hakkında başlayan davadır. Bu iş bir tiyatro oyunu haline getirilmemelidir. Eğer referandumla geçici 15.madde bunlara af getirmişse bu affın varlığını kabul edip bu davanın sembolik olduğunu söylemek gerekir.

Ama ‘Hayır, Anayasa’nın geçici 15.maddesi değişti, af olma niteliği yoktur’ deniyorsa, o zaman o tarihte valilik yapan, emniyet müdürlüğü yapan, çeşitli kesimlerde devlet erkini kullanan ve idarenin bir parçası olan bütün kesimlerin bu davanın içine alınması gerekir. Onların da vicdanen aklanması gerekir. İnsan hak ve özgürlüklerine aykırı davranıp davranmadıklarının ortaya çıkarılması gerekir. Ama bu iş yalnız ihtilali yapan 2-3 kişiyle sınırlandırılacaksa o zaman bu bir tiyatro oyunudur ve Türkiye Cumhuriyeti’nin, dünyanın ciddi bir sıkıntı yaşayacağı 2012 yılında böyle boş şeylerle de uğraştırılmaması gerekir.

Yüzleşme yapılacaksa 28 Şubat’la da yüzleşilmelidir, 27 Nisan’la da. Bunların gerçek faillerinin ortaya çıkarılması gerekir. Ama bugün görüyoruz ki sadece anayasa değişikliğini yapmak da bir şey ifade etmiyor. Burada önemli olan, ulusal bir bilince sahip eğitim sisteminin düzenlenmesidir.
Bu anayasa değişikliğinde de sizin referandumla gaspedilmiş hakkınızın iade edilmesi gerekir. Şu anda anayasaya göre kamu çalışanlarının sendika kurma hakları yok. Bu haklarının varlığı ancak memur kavramı değiştirilerek, ‘çalışan’ kavramı içine girerse mümkün olacaktır. Memurlar  ‘Çalışan’ olunca da iş güvencesi ortadan kalkmış olacaktır. Orada da size çok iş düşüyor.

Ya 12 Eylül’de sizin sendika olarak desteklediğiniz o referandumla aleyhinize çıkarılmış olan kararın değiştirilmesi gerekir ya da siz bu anayasa değişikliğiyle ileride memur olmaktan çıkarılıp normal çalışan statüsüne girilmesine seyirci kalırsınız. Bir gecede memurların hepsi ‘çalışan’ statüsüne alınabilir.

Bu konuda endişeliyiz. Onun için Parlamento’ya sunduğumuz değişiklik teklifinde, kamu çalışanlarına sendikal hakkın, grev ve toplu sözleşme hakkıyla birlikte verilmesini istedik. Bugünlerde  bu konu, ‘uyum yasası’ adı altında yapılmak isteniyor. Grev hakkı olmayan bir toplu sözleşmenin, toplu görüşmeden bir farkı yoktur. Ulusal bilincin korunmasında önemli bir işleve sahip olan memurların sendikal haklarının, örgütlü olma hakkının korunması, gelecek açısından önemlidir. Biz DSP olarak emeğin kutsallığına inanan, emeğin mücadelesi sonucunda kurulmuş bir partiyiz. Demokratik Sol ilkeler bunu öngörür. Biz hangi düşüncede olursa olsun, hangi çizgide olursa olsun devlet memurunun Türkiye’nin bekası açısından korunması, güvence altına alınması gerektiğine inanıyoruz. Biz memurların da  örgütlü olmasının teşvikinden yanayız. “

 

Yorum Yazın
islami sohbet
dini chat sohbet odaları