02.08.2018 03:13 Güncelleme Tarihi: 08.08.2018 00:01 170669 Okunma

Kriz hafızamız ve ekonomik gidişat..

Kriz hafızamız ve ekonomik gidişat..

2001 yılında Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizini yaşadı.


Krize nasıl/niçin/neden gelindi meselesini burada bir kenara koyuyorum.

İMF ve Kemal Derviş’e teslim olmak zorunda kaldık.

Reform ve krizden çıkma konusunda ağır, acı ve radikal politikalar başlatıldı.

2002 yılında AK Parti iktidara geldi ve bazı küçük dokunuşlarla beraber ekonomi konusunda ana politikaları devam ettirdi.

Yönetsel ciddiyet ve ekonomi yönetiminde istikrar ve gelişimi önceleyen kadro tercihleriyle krizin etkileri hızla azaldı.

O dönemin AK Parti’si ve Erdoğan ekonomik krizin etkilerinin silinmesi ve gelişmenin başlaması için yarınlarda kriz hafızası oluşturacak yeni isimleri de ekonomiye kazandırdı.

Bir nevi “kriz arşivi ve hafızası” oluştu.

2008 yılında dünya ekonomisi aynı 1927-29 bunalımına benzer büyük bir krize girdi.

Ama bu kriz Türkiye için “teğet geçti”.

Çünkü Türkiye’nin kriz karşısında reaksiyon gösterebilen, öngörüleri olan ve krizi iyi yöneten liyakat ve ehliyetli, kriz deneyimi olan kadroları vardı.

Fakat sonraki yıllar ekonomi için ilk yıllardaki özen ve hassasiyetinin azaldığı süreçlerdi.

Bu döneme kadar sessiz, sinsi ve bilinçli şekilde devleti toptan ele geçiren FETÖ’cülerin kendilerden olmayanları her türlü karalama, şantaj ve bezdirmelerle uzaklaştırma süreci başladı.

Ve maalesef hükümet ve Erdoğan da, FETÖ’nün bu manipülasyonlarına “aldanarak” sessiz kaldı.

Düşünün..

Bankacılıkta, borsada, mali ve para politikaları alanlarında pek çok kişi Ergenekoncu diye bile damgalandı, dışlandı ve görevlerden alındı.

Sonuçta devletin hafızası mesabesindeki bu insanlar atıl hale düşürüldü.

Hal böyle olunca 2010’larda başlayan tıkanma ve durgunluk kronikleşmeye başladı.

Bu durumdan muzdarip ve mustarip olanların uyarıları işitilmedi, sözleri kabul görmedi ve daha beteri; uyarı ve ikaz yapanlar sanki hükümetin ve devletin kötülüğünü isteyenler gibi imaj oluşturulmaya başlandı.

Akabinde, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz Darbe Girişimi yaşandı.

Şapka düşüyor kel görünüyordu.

Devletin ve hükümetin “makbul, cici çocukları”nın hainlikleri ve ehliyet-liyakat sahibi gerçek vatanseverlere dair dezenformasyonları aleniyet kesbetmeye başladı.

Ama giden gitmişti.

Olan olmuştu.

Kriz hafızalı” kadrolar, geçen 17 yılın akabinde yok edilmişti.

Pek çoğu vadesi gelip ölmüş, bazıları yaşlanmış emekli olmuş ve en önemlisi de; AK Parti’nin ilk yıllarında adeta kriz eğitimi almış ve muhtemel riskleri öngörme refleksine sahip olmuş ve şimdilerde 50-60 yaş arası “ekonomik jenerasyon” dışlanmıştı.

Ve emin olunsun ki; bu jenerasyon ekonominin şuanda geçtiği kritik sürece dair içi acıyarak sadece bakıyorlar, küsmeden hala uyarıyorlar, ikaz ediyorlar; “dikkat dikkat dikkat…. Her geçen gün daha kötüye gidiyoruz, acil önlem şart” diyorlar.

Ama nafile…

Hala ortalık güllük gülistanlık gibi söz ve söylemler dolaşıp duruyor.

Ne yazık ki; “kriz hafıza ve deneyim”imizi kaybettik.

Para güvenli limanlar ister.

Ekonomisi, siyaseti, yargısı güven telkin etmeyen ülkelere para gitmez.

Şuanda Avrupa’dayım.

Yabancı ve Türk yatırımcılarla konuşuyorum.

Maalesef tedirginlik çok fazla.

'Neden paranızı Türkiye’ye götürmüyorsunuz?' diye soruyorum.

'Nasıl götürelim; Dolar/TL paritesini görüyorsun' diyorlar.

'Sen olsan götürür müsün' sözüne bile muhatap oluyorum.

Halen Cumhurbaşkanı’mıza ve onun, ülkesine olan inancına inanan birisi olarak, Devlet sevgisi herşeyden öte bir Türk vatandaşı olarak; çok üzgünüm ki, cevap veremiyorum.

Bakınız…

Bir ülkede halkın kahir ekseriyeti hergün ekonomi konuşuyor, sürekli döviz grafiklerini gözlüyor ve ekonomi yönetimi bunlara somut, sahici ve olumlu birşeyler söyleyemiyor ise; ekonomik kriz algısı tetiklenmeye başlar.

Algı oluşunca negatif psikoloji gelişir ve halk tedirgin bir korunma refleksine girer.

Bu durum bir kısır döngüye dönüşür ve bir süre sonra kontrol edilemez hale gelir.

Hele de kamusal yetkililerde ve özellikle ekonomi yönetiminde “risk algısı ve kriz hafızası” yoksa; bu durum karmaşa yaratarak domino etkisine dönüşür.

Dilim hiç varmıyor ama bu riske parmak basmak zorundayım.

Çünkü ulusal ve uluslararası para, finans ve diplomasi çevreleriyle sürekli istişare halindeyim.

Ve maalesef karşıt söz ve söylemde bulunanlar kendi açılarından haksız değiller.

Kimseye, 'Neden paralarını ülkelerine getirmiyorlar' ve/veya 'Yabancı yatırımcı niçin ülkemize gelmiyor' demeden önce biz üzerimize düşeni yapıyor muyuz..!

Yatırımcının ve paranın gelmesi için gerekli, güvenli ve yeterli zemini hazırlıyor muyuz..!

Veya bunun için “sahici ve inandırıcı” adımlar atıyor muyuz..!

Yoksa hükümetin, Erdoğan’ın ve ekonomi yönetiminin tüm iyi niyetine rağmen akıllı ve akılcı politikalar serdedemiyor muyuz..?

Erdoğan’ın, hükümetin iyi niyetinden hiç kuşku duymadım ve şüphem yok.

Ama atılan adımların, yapılan icraatların ve ekonomiye dair söylemlerin inandırıcı ve yeterli gelmediğini düşünüyorum.

Çok boyutlu ve çok katılımlı bir refleks içinde değiliz.

Para ve finans sahiplerini ikna konusunda tüm çabalara rağmen başarılı olamıyoruz.

Böylesi kritik süreçte geçmişte yetiştirdiğimiz ve oluşturduğumuz ve şuanda hayatlarının en verimli döneminde olan ekonomi kadrolarından, onların uluslararası deneyim ve ilişkilerinden, kriz ve risk yönetimi deneyimlerinden
neden istifade etmiyoruz.

Ve hala maalesef, yapmamız gerekenleri yapmayıp, sanki “dış güçler/özellikle ABD” bize bunu yapıyor gibi popülist söylemlere sarılıyoruz.

Evet; “dış güçler, Evangelistler, masonlar, neoconlar ve temelde ABD” bizi istemiyor iddiasına bir boyutla ben de katılıyorum.

Ama dünya ve uluslararası para ve finans sadece bu kesimlerden ibaret değil.

Bilakis emin olun ki; bunlarla karşıt ve farklı küresel strateji izleyen başka kesim/kesimler para ve finans olarak daha güçlü.

Ve bu kesim de, dış güçler diye tariflediklerimizle ilgili bizimle aynı düşünüyor.

Peki bunların ülkemize finansal akış sağlaması ve yatırım yapması için ne yapıyoruz..?

Yine olumlu bir şey söylemek mümkün değil.

Çünkü biz, iç siyaseti ve siyasi kitleleri konsolide etmek için, ekonomiye dair vecibelerimizi yapmak yerine ucuz politikaları ve “dış güçler” argümanını kullanmayı tercih ediyoruz.

Aklımızı başımıza almak zorundayız.

Ekonomi treni duvara doğru her geçen gün hız alıyor.

Gözümüzü açmak ve dahili ve global realiteleri görüp ona uygun ve muvafık adımlarla gerçekçi politikalar geliştirmek zorundayız.

Karamsar tablo sergilediğim düşünülmesin ama gerçekleri de dile getirmek zorundayım.

Dünden bugüne riskleri, krizleri ve ekonomideki gelişimleri görmüş ve yaşamış birisi olarak; bu düşüncelerimi paylaşmazsam, kendime ihanet etmiş olurum.

Türkiye’nin, krize dönüşmeden bu tıkanıklığı aşma kabiliyet ve kapasitesi mevcut.

Ancak, bu kabiliyet bir an evvel harekete geçirilmeli, eyleme dönüştürülmeli, yetkili ve sorumlu konumlara getirilen deneyimli ve birikimli kadrolarla reformlara yöneltilmelidir.

Yoksa çok geç kalmış oluruz.

Bir sonraki Bir Portre yazımızda buluşmak ümidi ile Allah'a emanet olun sevgili okurlar..