19.04.2019 23:19

'Ortadoğu Sendromu'nun büyüğünü asıl Çin'de bekleyin..

Ortadoğu Sendromunun büyüğünü asıl Çinde bekleyin..

1949 göçü ile Doğu Türkistan'dan hür dünyaya çıkabilenler bir nevi rahata ererken, içeride kalanlar için hayatta kalmak tabiri caizse 'deveye hendek atlatmak' olmuştur.

1949-1955 döneminde Mao, Doğu Türkistan'da idareye hâkim olmak adına, 10.000'lerce insanı katlettiği veya hapse attırdığı bilinmektedir. Bununla beraber ülkeden çıkamayan ama Komünist idare altına girmektense ölmeyi tercih eden insanlar bağımsızlık mücadelelerine devam etmiştir. 1955 yılına gelindiğinde ise bölgeye tam manasıyla hâkim olan Komünist idare ülkeyi "Xin-jiang Uygur Özerk Bölgesi" ilan etmiştir. Ülkeyi yeniden dizayn eden Mao yönetimi, Doğu Türkistan'da Uygur Özerk Bölgesinin altında Kazak, Kırgız, Moğol ve Tungan oblastıları da tesis etmiş, tamamen Merkezi Pekin hükümetine bağlı, Özerk bölge başkanının Uygurlardan seçildiği yeni bir dönem başlatmıştır. Lakin 1955 sonrası dönemde söz sahibi halk hiçbir zaman Müslüman Türklerden oluşmamıştır. 



Aslında bu durum; Batı Türkistan'da yaşanmış olan Sovyet yönetimlerine benzer bir şekilde Doğu Türkistan'da da bir Çinli gitmiş yerine ondan farklı düşünmeyen yeni bir Çinli gelmiştir şeklinde ifade edilebilir. Değişen sadece isimler olmuş, bölge eskisinden daha fazla merkezi idarenin ihtiyaçlarını karşılayan, merkezin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömürdüğü, merkezi devlet politikalarının en acımasız bir şekilde uygulandığı, bölgeye her gün yeni Çinli göçmenlerin getirildiği, uygun görülen alanlarda nükleer denemelerin yapıldığı (Lop-nor), nüfus planlaması adı altında zorunlu kürtajların uygulandığı, dini ve milli gelenek göreneklerin rejimin birinci dereceden düşmanı olarak görüldüğü, pan-İslamizm ve pan-Türkizm düşüncelerin filizlenmemesine karşı devlet politikasının uygulandığı, halkın geçmişiyle bağını tamamen koparmak gayesiyle eğitim alanında komünist parti programlarının uygulandığı ve her geçen gün huzurun yok olduğu ve halkın radikalleştiği bir bölgeye evrilme görülmüştür.



Bu olumsuz durumlar bilhassa 1976 yılında Mao'nun ölmesi ve Çin'in batıya açılmaya başlamasından sonra halkın bir nebze olsun rahatlayıp nefes almasına yol açmıştır. 1982 yılında ilan edilen Çin anayasası ile azınlıklara sağlanan hakların ve akabinde Çin'de uygulama sahasına konulan liberal ekonominin, kısıtlı da olsa, sağladığı özgürlük ortamı Çin'in genelinde olduğu gibi Doğu Türkistan'da da bir kısım hak aramaları beraberinde getirmiştir. Bu kısıtlı özgürlük ortamı kısa zamanda Çin'in her bölgesinde sosyal olayların patlamasına zemin hazırlamıştır.



Yaşanan her olay Merkezi Çin yönetiminin özerk bölgelerde sıkı tedbirler almasını beraberinde getirmiştir. 1990-2018 yılları arasında yaşanan 1990 Barın, 1997 Gulca, 2009 Urumçi, 2013 Kaşgar Maralbaşı, "Nazivari Kamplar", "kardeş aile projeleri", çocukların kreşlere toplanması, dini ve milli değerlerin aşağılanarak devlet eliyle ortadan kaldırılma siyaseti ve yaşanan birçok nahoş olay Doğu Türkistan'ı barut fıçısına çevirmiştir. 



2001 yılında "ikiz kulelere yapılan saldırı" sonrasında dünya devletlerinin "teröre karşı birlikte mücadeleye" başlaması ile Doğu Türkistan meselesi yeni bir döneme girmiştir. 2003 öncesi Çin açısından bir "iç problem" olan Doğu Türkistan sorunu, Çin'in teröre karşı birlikte mücadeleden anladığı veya yapmak istediği "Doğu Türkistanlıların yaptığı her hareketi İslami veya Irkçı ayrılıkçı terör" strateji algısı Batı dünyası tarafından fark edilmiş ve Çin yönetimi uluslararası alanda yalnızlaştırılmaya başlanmıştır.

Bu duruma ilave olarak Çin'in ekonomik ve askeri alanlarda son yıllarda yaşadığı gelişmeler, başta ABD, Rusya ve AB olmak üzere bütün gözlerin Çin üzerine çevrilmesini de beraberinde getirmiştir.  



ABD kontrollü ve merkezli bu süreçte Çin'in Doğu Türkistan gibi, İç Moğolistan ve Tibet Özerk bölgeleri yanında Demokratik Çinliler ve Falun Gong gibi sivil hareketleri; insan hakları ihlalleri, demokrasi veya parti mensubu 80-120 milyonluk mutlu bir azınlığın hizmetindeki Komünist rejimden kurtulma adı altında kullanılmakta ve Çin yönetimine karşı faaliyetler yapmakta olan teşkilatlar desteklenmektedir. İçeride Çin için sorun olabilecek her meseleye yatırım yapan Batı dünyası aynı zamanda bölgede
Çin ile ilişkilerinde problem olan devletlere de özel bir ihtimam göstermektedir. Mesela Japonya ile Çin arasında geçmişten gelen "adalar denizi problemi" artık daha fazla kaşınır durumdadır. Bu da bize artık Çin'in her anlamda rahatsız edilmek istendiğini ve bu rahatsızlığın da hem iç problemler hem de çevre devlet bölgelerle olan sorunların birer birer sahaya sürülmesiyle gerçekleşmektedir. Hal böyleyken Çin devleti kendi eliyle, yangına benzi taşımakta, içeride tabiiyetindeki halka akıl almaz uygulamaları reva görürken, çevre ülkeleri huzursuz etmekte hiçbir beis görmemektedir.  



Burada dikkati çeken nokta ise Rusya'nın, aynen 1925-1948 arasında Çin iç savaşında, yaşanan gelişmelerde tarafsız gözükmesi gibi, tutumu ayrıca değerlendirilmelidir. Her ne kadar, Çin'in her probleminde veya uluslararası arenada başının ağrıdığı meselelerde, Merkezi Çin'den yana tavır alsa da, muhtemel çıkar çatışmalarında, Çin'in problemlerini kullanacak ilk devlet, ABD'den bile önce, Rusya olacaktır. Son 10 yılda Çin'in beklenmedik yükselişinden azami ölçüde Rusya'nın faydalanmak istemesi ve bir şekilde Çin'de yapılan üretimi Avrupa'ya aktaracak Kazakistan-Rusya-Belarus ulaşım güzergâhının hayata geçirilmesi bu niyeti ortaya koymaktadır. Kanaatimce bu niyet iki amaç gütmektedir. İlki Çin'in Rusya'ya bağımlı bir ticaret güzergâhını oluşturmak, ikincisi ise bir Türkiye-Çin yakınlaşmasına mani olmak. 



Bütün bu olumsuz gelişmelerden Merkezi Çin yönetimin nasıl kurtulabileceğine dair farklı stratejilerinin de olduğu bilinen bir gerçektir. Mesela 1996 yılında aslında Sovyetler Birliğinden ayrılan ve bağımsızlıklarını kazanan Türk devletleriyle olan sınır problemlerini çözmek amacıyla Şanghay'da kurulan İşbirliği teşkilatının, BM'nin beş daimi üyesinden biri olması hasebiyle BM'deki yaptırım gücünden istifade etmesi veya ABD başta olmak üzere, en azından ekonomik ortaklıklar, Çin'in de boş durmadığının veya durmayacağının bir göstergesidir. Burada Çin'in görmesi gereken, yakın gelecekte, bir "Ortadoğu Sendromuna(!)" kendisinin de uğratılabilecek olduğu gerçeğidir. Ortadoğu Sendromu hiç de uzak görünmemekte, lakin bütün gayr-i insanı uygulamalara maruz bırakılan Doğu Türkistan, bu zulme daha ne kadar dayanabilir, işte o bir muamma...