Dr. Hacı Bayram Bulgurlu

Dr. Hacı Bayram Bulgurlu

​Kadim medeniyete giden büyük adım

Kadim medeniyete giden büyük adım: Parlamenter sistemden (ayrılık için rekabetten) başkanlık sistemine (birlik için rekabete).
Devletin oluşumu insanlık tarihi içindeki önemli olaylardan birisini oluşturmaktadır. Devlet kavramı ise, insanlığın tarihiyle yaşıttır. Geçen yüzyıllar boyunca bu kavram gittikçe genişlemiş, üzerinde işlenmiş, bugünkü halini almıştır. Bu tariften de anlaşılacağı gibi devlet, ferdi, tabii ve siyasi unsurdan meydana gelir. Bu unsurlar sırayla "nüfus, ülke ve hakimiyet"tir. Nüfus, devletin esasındaki gerçek unsurudur. İnsanlık tarihinin başlangıcından beri en kutsal olan 'yaşam hakkı'nın sağlanmasıdır. Güvenlik ihtiyacını gidermek için, bir otoriteye duyulan ihtiyaç devlet olgusunu, tarih sahneye çıkarmıştır. Hakim olan güce göre zaman, bölge, insan ve inançlara göre farklı yapılanmalar ortaya çıkmıştır. Her yeni devlet kendisi ile uyumlu eğitim, hukuk ve askerlik gibi kurumlarını da beraberinde getirmiştir. Devletimiz yapısal olarak da yeniden yönetim anlayışında bir Başkanlık anlayışını kaçınılmaz kılmaktadır. Siyasal iktidarsızlık sorununun hükümet iktidarsızlığı olarak algılandığı ülkemizde, siyasal iktidarın ve dolayısıyla hükümet istikrarının Başkanlık sistemiyle sağlanacağı fikri gittikçe artan oranda kabul görmektedir.

Başkanlık sistemi anlayışında, kanun yapma gücü olan yasama, toplumda bireyle diğer gerçek ve tüzel kişiler arasında oluşan ihtilafları bu kanunlara uygun olarak çözme gücünü kullanan yargı ve kanunlar uygun olarak idareyi yöneten yürütme organlarının birbirinden sert ayrılığı ilkesine dayanan bir yönetim biçimi olarak da tanımlanmıştır.

Osmanlı Devleti 1908’den itibaren parlamenter demokratik monarşi idi. 1925’te demokrasi askıya alındı. Kâğıt üzerinde meclis hükümeti sayılmakla beraber, fiilen Latin Amerika modelinde de olsa ebedî/millî şeflik=başkanlık sistemi kuruldu. Gazi Mustafa Kemal, İsmet İnönü, 50’lerde Adnan Menderes, 60’larda Süleyman Demirel, 80’lerde Turgut Özal ve hâlihazırda Recep Tayyip Erdoğan gibi karizmatik liderler fiilen başkan olmuşlardır. Lider karizmasını kaybettiği zaman, meselâ 70’ler ve 90’larda, (Allah Muhafaza eylesin)  memleket kaosa sürüklenmiştir. 7 Hazirandaki seçim sonucundaki kaos 1 kasım seçimleri ile atlatılmıştır. Koalisyonların temelindeki ”üst aklın” kötü niyeti ortaya çıkınca halk bu tehlikeli dönemeci erken yeniden seçimle atlatmıştır. Halbuki başkanlık seçimi olsaydı hükümet kurma gibi sorunu olmayacaktı.

İslam medeniyetinde sistem olarak da bakıldığında referans olarak değil ama mekanizma olarak başkanlık sistemine benzer bir yönetim söz konusudur. ABD’de İslami sisteme benzer bir kopya yönetim tarzı görülmektedir. Halk zamanı gelen Başkanı seçer. Başkan yüksek bürokrasiyi, bakanları ve yüksek yargı organlarını kendi mekanizmaları içinde tayin eder. Dolayısıyla, doğrudan yapılan bir seçim ile aldığı halktan onay ile ülkesi için kendisine verilmiş yetkileri gerektiği gibi yürütebilmek için güçlü bir organizasyona sahiptir. İslami sistemde de, halk başkanı seçer, onun yönetimine tabi olur. Başkan da hükümeti ve yüksek bürokrasiyi seçip tayin eder, yargıya müdahale edemez, Hem ABD’de hemde İslâmî usule göre yasamayı ve denetimi yapacak olan heyet de başkandan bağımsızdır.

Dolayısıyla, Başkanlık sistemi de, Parlamenter sistem de demokratik sistemler arasındadır ve demokratik olmayan sistemlerden ayrılır. Totaliter ve otoriter sistemler ayrımı Jean Kirkpatrick’e (Jeane J. Kirkpatrick (née Jeane Duane Jordan; November 19, 1926 – December 7, 2006) was the first woman to serve as U.S. ambassador to the United Nations) ait kavramlardır. Bu kavramsallaştırma ABD’nin soğuk savaş sırasında demokratik olmayan müttefiklerini karşı taraftaki demokratik olmayan sistemlerden ayırmak için geliştirilmiştir.

Başkanlık Sistemi, aynı zamanda Başkanlık Hükümeti olarak da adlandırılmaktadır. Bütün bu rejimlerin içinde şuan en başarılı ve halkına giderek güvenini alan en başarılı örnek ABD’deki başkanlık sistemidir. Başkan halkından doğrudan yapılan bir seçim ile aldığı güven ile ülkesinin kendisine verdiği yetkileri gerektiği gibi yürütebilmek için güçlü bir organizasyona sahiptir. 

Yürütme gücü halktan aldığı yetki ile Başkan’ın kendisine verilmiştir. 

Bakanlar ve her Bakanlığın üst kademelerine atamalar bizzat başkan tarafından yapılmaktadır.

BAŞKANLIK SİSTEMİNİN TEMEL UNSURLARI NELERDİR

1. Başkan halk tarafından doğrudan seçimle halkın onay ve sandık başına gidilerek belirlenen bir süre için halktan çoğunluk onayı alınarak (5 yıl yeterli olabilir) seçilir. Bu süre hiçbir biçimde Parlamento tarafından kısaltılamaz ve fesh edilemez. 

2. Devletin organlarının eşgüdüm içinde aksamadan çalışması için fren ve denge sistemiyle organların ve güç suiistimali engellenir. 

3. Hükümet üyeleri Başkan tarafından seçilir ve azl edilir. 

4. Hükümet üyeleri yasama organı içinden seçilebilir. Ancak seçildikten sonra yasama organı üyeliklerini sürdüremezler.

5. Devlet Başkanı, Hükümet Başkanı ayrımı yoktur.

6. Devlet Başkanı Parlamentonun güvenoyuna ihtiyaç duymaz

7. Erken seçim olamaz. Ne olursa olsun 5 yılda bir seçim olur.


Türkiye için oluşturulacak başkanlık sisteminin avantajları ise:

1. Seçmenler için daha fazla seçme imkân ve fırsatı verir. Siyasi istikrarı sağlaması ve sürdürmesi için birinci turda seçilmemesi halinde ikinci turda seçimlere gidilir. 

2. Seçmenler ihtimal dahilinde olan olan hükümet seçeneklerini önceden görerek oy verir ve seçilmişlere hesap sorma araçları daha fazladır. 

3. Başkan güvenoyu kaygısı olmaksızın parlamento içi dengelere göre hareket etmesi gerekmez.

4. Hükümet krizleri yaşanmaz.

5. Başkan karar almada üstünlük kullanabileceği için daha hızlı ve etkin bir irade kurabilir.

6. Ortaya konan seçim yöntemiyle kaybedenin demokratik yollarla sahneden çekilmesini zorunlu kılan bir çıkış yolu olabilir. 

Türkiye gibi kendine has toplumsal gücü ve şahsiyeti olan ülkelerde kalkınma perspektifini negatif etkileyen, tebasının huzurunu artık doğrudan yönetmek yeteneğini yitirmeye doğru giden “ayrılık için rekabet” mekanizmasına dönüşen parlamenter sistemin getirisi giderek yok olmaktadır. 

Özellikle Küresel tarihte adalet ve fetih kavramını temel felsefe ederek asırlara can veren Türk milletinin kadim devletlerinin bugünün ülkesindeki demokratik bir müessesesi olan Parlamenter sistemi uygulayan ülkeler de, yürütme yetkisi Başbakan ve Bakanlar Kurulu arasında bölünmüştür. Özellikle İngiltere gibi bilinçli emperyalist ülkeler, kendisine tek rakip ülke Osmanlı'yı parçalattıktan sonra sürekli olarak kargaşayı temel kavram haline getirmek için, kaosu ara sıra iktidarsızlıkla yönetmek gibi temel amaçları olduğundan en önemlisi devletin, daima kaoslu bir yapıdan kurtulmaması için bugünkü demokratik sistemi monte etmişlerdir. İngiltere kendileri, hangi parti gelirse gelsin post modern başkanlık ünvanını Kral veya Kraliçe müesesi adı altında yürüten İngiltere Kralı veya Kraliçesi Başbakanı seçer, ve atamasını da yapar. Dolayısıyla koalisyonlar yalnızca İngiltere gibi ülkelerde sıkıntı yaratmamaktadır. Kendileri için iyi olmayanı Türkiye gibi hinterlandı geniş bir milleti küçücük partilere boğdurarak zaman zaman kaosları, düşmanlıkları, temel felsefe haline getirtmek bu tip emperyalist ülkelerin küresel mutlak hakimiyet alanlarını da sürekli genişletmektedir. 

Diğer bir kadim siyasal rejim anlayışı da, Anadolu’yu bize vatan yapan, Kudüs’ü bize emanet eden, İstanbul’u bize vakti zamanda başkent yapan, Balkanları bize yurt yaptıran, Kuzey Afrika’yı Ortadoğu’yu, Moskova (mosk-ova)’sına kadar bize vatan olarak yıllarca at koşturan, İran’ı, Horasan’ı, Hindistan’ı yani içinde Pakistan’ı Bengaldeş’i barındıran Babürşah’ın diyarı olan medeniyeti dünyaya anlatan, adaletli Devlet Başkanlığı anlayışıdır. 

Başka bir açıdan bazı temel kadim konuları özetlemek gerekiyor.  Bir devletin şeklini belirleyen en önemli unsur devlet başkanlığına geliş şeklidir. İslam hukukçuları, özellikle raşit halifelerin (Hz. Peygamber'in vefatından sonra 632-661 yılları arasında İslâm âleminin yönetimini üstlenen ilk Dört Halife anlamına gelmektedir. Bu halifeler sırasıyla Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'dir. Râşid kavramı, doğru yolda olan, doğruya ve hakka sımsıkı sarılan, kemale ermiş gibi anlamları ifâde ederek o dört seçkin insanın sıfat ve özelliklerini belirtmektedir.) uygulamalarını esas alarak bu hususta belirli prensipler ortaya koymaya çalışmışlardır. Gerçekten Hz. Peygamberden sonra devlet başkanı olan raşit halifelerin sahabe olmaları ve sahabe döneminde görev yapmaları onların davranışlarının İslam hukuku açısından delil olarak kabul edilmesine neden olmuştur (Abdülkerim Zeydan, el-Medhal Li Diraseti’ş-Şeriati’l-İslâmiyye, Amman 1990, s. 174-175.). Buna bağlı olarak da o devirdeki hukukçuların hiçbirisinin bu usullere itiraz etmemesi raşit halifeler devri uygulamalarının icma ile de kabul edildiğini göstermektedir (Abdürrezzak Senhuri, Fıkhu’l-Hilafe ve Tatavvuruhâ, Beyrut 2001, s. 129.)

Devamla, İslam hukukçuların çoğunluğuna göre Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali seçimle, Hz. Ömer ve Hz.Osman da istihlaf ile seçilmişlerdir.(istihlaf; İmamın bir özür sebebiyle cemaatten imamlık yapabilecek ehliyete sahip birini geride kalan namazı tamamlaması için kendi yerine geçirmesidir). İstihlaf, lügatte temsil edebilme, manasına gelen bir kelime olup hukukta, başkanın, başkanlık şartlarını taşıyan bir kimseyi kendisinden sonra başkan olmak üzere aday göstermesi demek olmak üzere iki yöntem ortaya çıkmıştır (Maverdi, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye, Beyrut 1990, s. 33; Ferra, Ahkâmü’s-Sultaniyye, Beyrut 1983, s. 23; İbn Abidin, Haşiyetü Redd’ül-Muhtar, C. IV, İstanbul 1984, s. 263; Senhuri, Hilafe, 103).

İmamiyye Şiasına göre ise İmam, nasla tayin edilir(Ali b. İsmail el-Eş’ari, Makaletü’l-İslâmiyyîn, C. I, Beyrut 1990, s. 89). İmamet peygamberlik gibi dinen gereklidir. İmam, yeryüzünde Allah’ın ve peygamberinin vekilidir. Vekil, ancak müvekkilin belirlemesiyle ortaya çıkar. Ayrıca imam, masumdur ve bir masumu ancak başka bir masum belirleyebilir (Kummi, Ebu Cafer: Risayet’ül-İtikadi’l-İmamiyye (Çev. E. Ruhi Fığlalı,) Ankara 1978, s. 110). 

Şöyle ki; Raşit halifelerden hiç birisi hilafete aday olmamıştır. Başkanlar ya bir veya birkaç kişi ya da mevcut başkan tarafından aday gösterilmişlerdir.

Biat, kelime olarak karşılıklı anlaşmak ve akit yapmak demektir. Biat yönetenle yönetilen arasında yapılan bir sosyal sözleşme olarak nitelendirildiği peygamber veya halifenin şahsına değil, onlar vasıtası ile Allah’a söz verme olarak da değerlendirilmiştir.

İbn-i Haldun (modern historiyografinin, sosyolojinin ve iktisatın öncülerinden kabul edilen 14. yüzyıl düşünürü, devlet adamı ve tarihçisi) açısından bakıldığında, Başkanlık tayininin meşruiyeti icma ile sabittir. Nitekim Hz. Ebu Bekir, Ömer’i, Ömer de altı kişiyi başkan olarak (vekil) tayin etmiş sahabe de buna karşı çıkmamıştır.

Ayni şekilde Hamidullah’ (19 Şubat 1908 - 17 Aralık 2002), İslam dünyasında tanınmış sondönem avukat ve din bilgini) da, İbn Haldun’u tekrar ederek, İslâm’da devlet şeklinin  değil, hangi şekiller içerisinde olursa olsun hukuka bağlılığın önemli olduğunu ifade etmiştir (Muhammed Hamidullah, Constitutional Problems in Early Islam, İTED, C. V, S. 1-4, s.23-24; Keza  aynı müellif, İslâm’da Devlet İdaresi, (Ter. Kemal Kuşçu), İstanbul 1963, s. 64.)

İslamda kaynak olarak belirtilen Kur’an ve Sünnette devlet şeklini belirleyen açık bir hüküm olmadığını biliyoruz. Bu durum İslam hukukunun evrenselliği ile açıklanabilir.

Başka bir ifade ile devlet şeklinden ziyade iktidardaki kişilerin yaptıkları ilahi irade açısından daha önemli kabul edilmiştir. Buna bağlı olarak da ilahi irade, yöneticinin adil olması, işlerini ilgili kimselerle danışarak yapması ve görevleri ehil olan kimselere vermesi şeklinde genel tavsiyelerde bulunmuştur. 

Selçuklu Sadrazamlarından Nizamü’l-Mülk’e göre asıl muhatab Başkandır. Başkan’ın otoritesini meşrulaştırmak için de bu otoritenin kaynağının Allah olduğunu ifade eder. Yani Başkanlık, Başkan’a Allah’ın bir ikramıdır. Başkan, hareketlerinden dolayı Allah’a hesap vermek durumunda olduğundan halkının işlerinden gafil olmamalı, istişareye önem vermeli, zulmü ve zalimleri ortadan kaldırmalıdır. Nizâmü’l-Mülk’e göre “Din ve Yönetim  ikiz kardeş gibidir.

Bu dönemde siyaset teorisi geliştiren bir diğer kişi ise dönemin önde gelen âlimlerinden İmam Gazâlî’dir. Görüşlerini genellikle "Ey İman edenler, Allah’a, Peygambere ve içinizden emredecek kudret ve liyakat sahibi olanlara itaat edin" (Nisa Suresi, 59). Ayeti üzerine temellendirerek, toplumun Başkana itaat etmesi gerektiğini vurgularlar. Siyaseti, din ve ahlakın zorunlu bir sonucu olarak gören  imam Gazali: “Din ile Başkan (dünyevî iktidar) ikiz kardeştir. Yani din, hem insanın, hem de toplum hayatının temeli, devlet ise dinin koruyucusudur. Bu nedenle devlet zayıflarsa temel de ortadan kalkar. Ayrıca Başkan, Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir. Allah’ın seçtiği kimse olması hasebiyle insanlar Başkan’a itaat etmesindeki  amacı dünya işlerini düzene sokmaktır ki, böylece din de sağlıklı bir şekilde hayatını devam ettirir." ( Vassâf (Fazlullah b. Abdullah Şirâzî), Târih-i Vassâf, Tahran 1269 h.ş., 485.).

Başkanlık, Türk Milletinin yapısına uygundur. Tarihte sürekli devletler kurmuş, Anadolu’yu bize yurt yapan Selçukluların yapısında bu milletin özünde, ihtiyaç duyulan Başkan, Han, Hakan, Sultanlık, Halifelik gibi unsurlar daim egemen olmuştur. Büyüyen gelişen bu milletin arayışlarında haklılık payı büyüktür. Çoğunluğun kabulü daha iyi temsil eder. Başkan ekseriyetle seçildiği için, ülke çapında rey nisbetleri düşünüldüğünde, bu sistemden rahatsız görünen partiler elbette olacaktır. O partiler toplumun gerçeklerine göre siyaset ürettiklerinde onlarında iktidar olma şansları her zaman vardır. Rejimin istikrarına katkı sağlar. Güçler ayrılığının garantisidir şeklinde kendisini göstermektedir. 

Görüldüğü gibi eskiden ve yakın tarihlerde çevremizde ve batıda görülen insanlık dışı rejimlerin önünü kesecek ve güçlü Türkiye’nin bölgesel ve küresel güç olarak yerini alması kaçınılmaz bir hal almıştır. 

Bunun kamuoyuna mal edilmesi ve ciddi boyutlarda tartışılması bir gerekliliktir. Bilindiği gibi sürdürülebilir bir paranın varlığı yalnızca askeri, siyasi ve ekonomik gücü olan paralar hayatını idame ettirebilir. Güçlü Türkiye’nin kurulması, bölgesel ve küresel barışıda beraberinde getirecektir. Dünyadaki iki milyar nüfuslu Müslüman bir dünya Türkiye için bir yer üstü zenginlik kaynağıdır.

Tüm partiler güçlü bir Türkiye’nin bir an evvel kurulması ülke ve bölgesel barış için, Başkanlığın getirilmesi için tarihsel fedakârlık yapmak ve tarihi yeniden yazmak için büyük fırsatı kaçırmamalıdır.

Üst akıl ülkemizde ehli sünnet İslam anlayışını, referansı Allah ve Resulu olan seyyidleri, dergâhları ve toplumun kanat önderlerini, bölgesinde, yöresinde sözü ve itibarı olan şahsiyetleri yok saydığı için ülkemizin doğu ve güneydoğusunda toplumsal yapı bozulup yerine ateist, bir kimlik ve terör örgütü PKK yerleştirildi. Ehli, sünnet İslam anlayışı kalmadığı için “Üst aklın dini olan cinayet, yıkım tandanslı DAEŞ dinidünyasında orta doğu coğrafyasına  egemen kılındı. 

Bu ayrılık ve tefrikanın önlenmesi ve eşyayı insanın hizmetinde kullanmak, insanı ideolojilere kurban edilmesini önlemek için;

Referansını haktan ve yasalardan alan, yetkisini halktan alan, sorumluluğu hakka ve halka karşı olan, toplumda “Birlik için rekabetin olduğu, ayrılık için rekabetin kalktığı“ partili Başkanlık Sistemiyle ülkemizde ve yeryüzünde adalet, ilim ve hikmetle yeryüzünü imar edecek (aklı, gönlü, eşyayı insanı vb.) iklimi verebilecek bir sistem, güneşin doğuşu gibi kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor. Seçilen Başkan’ın partili olması, herkesi, ülkenin her kesimini  ortak bir anlayışta devlete sahip çıkmayı ve millete hizmet etmeyi bir yaşam biçimine dönüştürecektir.  

Asıl unutulmaması gereken, yeryüzünün o en iyi bilinen medeniyetinin mirasçıları olduğumuzdur.

Yasal Uyarı : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Yorum Yazın