Gökbilimciler, Dünya ve uzay tabanlı gözlemlerin ender rastlanan bir kombinasyonunu kullanarak, galaksimizde tek başına sürüklenen bir "öksüz" gezegenin gerçek kütlesini ve konumunu belirlemeyi başardı. Yaklaşık 10 bin ışık yılı (yaklaşık 94 bin 600 trilyon kilometre) uzaklıkta bulunan bu yalnız dünyanın, yıldızlararası boşluğa savrulmadan önce bir yıldızın yörüngesinde oluştuğu düşünülüyor.
New Scientist'in haberine göre; araştırmacılar, Avrupa Uzay Ajansı'nın (ESA) Gaia uzay teleskobu ile yeryüzündeki teleskopların verilerini birleştirerek, bu karanlık ve yalnız gezegenin sırlarını aydınlattı.
Jüpiter’den hafif, Neptün’den ağır bir "serseri gezegen"
Elde edilen veriler, galakside başıboş dolaşan bu gezegenin kütlesinin Satürn'e benzer olduğunu ortaya koydu. Yapılan ölçümlere göre bu "serseri" gezegen, Güneş Sistemi'mizin devi Jüpiter'den daha hafif, ancak Neptün'den daha ağır bir kütleye sahip. Daha spesifik olarak, gezegenin Jüpiter'in kütlesinin yaklaşık yüzde 22'sine denk geldiği belirlendi.
Çoğu gezegenin bir veya daha fazla yıldızın yörüngesinde döndüğü bilinse de, bu keşif galakside "serbest dolaşan" dünyaların varlığına dair artan kanıtlara önemli bir yenisini ekledi.
Mikro mercekleme ve uzaklık bilmecesi
TRT Haber’in aktardığı bilgilere göre, herhangi bir yıldız ortağına sahip olmadıkları için bu cisimler "serbest dolaşan" veya "başıboş" gezegenler olarak adlandırılıyor. Çok az ışık yaydıkları veya hiç yaymadıkları için, gökbilimciler bu gezegenleri genellikle yalnızca "kütleçekimsel mikro mercekleme" yöntemiyle tespit edebiliyor. Bu olay, gezegenin yerçekimi uzak bir arka plan yıldızının ışığını kısa süreliğine büküp büyüttüğünde (mercek etkisi yarattığında) gerçekleşiyor.
Ancak mikro mercekleme tekniğinin en büyük dezavantajı, gezegenin Dünya'ya ne kadar uzakta olduğunu tek başına ortaya çıkaramamasıydı. Bu belirsizlik, gezegenin kütlesinin hesaplanmasını zorlaştırıyor ve birçok temel özelliğinin gizemli kalmasına neden oluyordu.
Dünya ve Uzay Gözlemevlerinin kritik iş birliği
"Science" dergisinde yayımlanan ve Subo Dong ile ekibi tarafından yürütülen araştırmada, bu engeli aşmak için yenilikçi bir yöntem izlendi. Gezegeni farklı kılan unsur, mikro mercekleme olayının eş zamanlı olarak iki farklı noktadan gözlemlenmesiydi. Ekip, yer tabanlı çeşitli anketlerden elde edilen verileri, uzaydaki Gaia teleskobundan gelen gözlemlerle birleştirdi.
Bu farklı bakış açılarının birleşimi, normalde ulaşılamayan ayrıntıların belirlenmesini sağladı. Işık sinyalinin Dünya'daki teleskoplara ve uzaydaki Gaia'ya ulaşma süresindeki küçük farklılıklar, bilim insanlarının "mikro mercekleme paralaksını" hesaplamasına olanak tanıdı. Bu hassas ölçüm sayesinde gezegenin hem kütlesi hem de galaksideki konumu kesin olarak saptandı. Gezegenin Samanyolu'nun merkezinden yaklaşık 3 bin parsek uzaklıkta bulunduğu belirlendi.
Bir yıldız gibi değil, bir gezegen olarak doğdu
Gezegenin kökeni hakkındaki teoriler de bu çalışma ile netlik kazandı. Satürn'e benzer bir kütleye sahip olması nedeniyle araştırmacılar, bu cismin küçük bir yıldız gibi gaz bulutlarından kendi başına çökerek oluşmak yerine, bir gezegen sisteminin parçası olarak doğduğunu savunuyor.
Bilim insanlarına göre, bu tür düşük kütleli başıboş gezegenler, başlangıçta yıldızların etrafındaki disklerde oluşuyor. Ancak daha sonra, sistemdeki diğer gezegenlerle yaşanan yakınlaşmalar gibi kütleçekimsel bozulmalar nedeniyle yörüngelerinden fırlatılarak yıldızlararası uzaya savruluyorlar.
Geleceğin keşifleri ve NASA’nın Roman Teleskobu
Bu çalışma, gezegenlerin galaksi genelinde nasıl oluştuğuna ve sistemlerinden nasıl atıldığına dair daha derin bir anlayış sağlıyor. Araştırmacılar, bu tür keşiflerin önümüzdeki yıllarda hızlanacağını öngörüyor. Özellikle NASA'nın 2027 yılında fırlatılması planlanan Nancy Grace Roman Uzay Teleskobu görevi ile galaksimizdeki bu yalnız gezginlerin çok daha fazlasının tespit edilmesi bekleniyor.