'Allah'ı zikretmek, sevginin işaretidir.' (7. Bölüm)

Hadis-i Şeriflerin ışığında

Bu standart içerisinde olaya baktığımız zaman, gerçekten ne kadar zikrediyorsak, o kadar Allah’ı sevdiğimizi görürüz. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de zühdü, açıklamıştır:

12/YUSUF-20: Ve şerevhu bi semenin bahsin derâhime ma’dûdeh(ma’dûdetin), ve kânû fîhi minez zâhidîn(zâhidîne).
Ve onu (Yusuf’u), az bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar. Çünkü; ona karşı zahidlerden idiler.

Zahid olanlar, Hz. Yusuf’u az bir dünya metaı karşılığında satarlar. Bu, negatif zühddür. Yani dünya malına değer veren, Allah’ın zikrine değer vermeyen kişilerin, içinde bulunduğu hali ifade eder. Pozitif zühd ise dünya malını bir kenara bırakan, Allah’ı öne geçiren, Allah’ın zikrini öne geçiren kişinin halidir. Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ve sahâbesinin bu standarda ulaştığını ifade etmektedir. Hepsi fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişlerdir:

3/AL-İ İMRAN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Eğer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: “Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim ettik.” O kitap verilenlere ve ÜMMÎ’lere de ki: “Siz de (fizik vücudunuzu Allah’a) teslim ettiniz mi?” Eğer teslim ettilerse o zaman (onlar) andolsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen (görev) ancak tebliğdir. Allah kullarını BASÎR’dir (görendir).

Hepsi nefslerini de Allah’a teslim etmişlerdir:

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).

Ulûl’elbab’ın kimler olduğuna bakı yoruz:

3/AL-İ İMRAN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
O (Ulûl’elbab) ki; (lübblerin, Allah’ın sır hazinelerinin sahipleri), onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü yatarken (hep) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. (Ve derler ki): “Ey Rabbimiz! Sen, bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Seni tesbih (tenzih) ederiz. Bizi, ateşin azabından koru.”

Öyleyse ulûl’elbabsalar, sahâbenin hepsi de daimî zikre ulaşmışlar, nefslerini de Allah’a teslim etmişlerdir. Allahû Tealâ onlara yerlerin melekûtunu göstermiştir. Zemin katın sırlarını göstermiştir. Yeryüzünde, ana dergâhın da sırlarını göstermiştir. Ve Allahû Tealâ, ihlâsa ulaştıklarında, gök katlarını da bütünen göstermiştir. Şöyle ki:
 
Allahû Tealâ, evvelâ;
1. gök katında secde mahallini,
2. gök katında suvarılma havuzlarını,
3. gök katında 2 katlı mescidi,
4. gök katında Mescid-i Aksa’nın aslını,
5. gök katında Mescid-i Haram’ın aslını,
6. gök katında sıbgatullah, nurlanma katını ve
7. gök katında da 7 tane âlem gösterir. 1. âlem kader hücreleri, 2. âlem Ümmül Kitap, 3. âlem kudret denizi, 4. âlem Makam-ı Mahmut, 5. âlem Divan-ı Salihîn, 6. âlem zikir hücreleri ve 7. âlem İndi İlahi’dir.

7 gök katı ve 7 tane âlemi Allah’ın kendisine gösterdiği kişiyi, Allahû Tealâ bir seher vaktinde Tövbe-i Nasuh’a çağırır. Tövbe-i Nasuh’la tövbe eden kişi salâha ulaşır. Günahların örtülmesi, salâh nurunun verilmesi, günahların mağfiret edilmesi ve iradenin Allah’a teslimi, irşada memur ve mezun kılınmak salâh makamının kademeleridir.
Salâhın 6. kademesi kavim resûlleri, 7. kademesi devrin imamıdır.
Her kavimde de Allah’ın resûlleri vardı.
Sahâbenin hepsi de Allah’ın velî mürşidleri olmuş, hepsi ihlâsa ulaşmışlardı:

2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â’mâlunâ ve lekum a’mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).
De ki: “Allah hakkında bizimle mücâdele mi ediyorsunuz? O, bizim de Rabbimizdir sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, onun için ihlâs sahibi (muhlis) (kul)larız.”

Allahû Tealâ’nın kendisini Tövbe-i Nasuh’a davet ettiği insanlar, daha sonra iradelerini de Allah’a teslim ederler. Ve böylece, Allah tarafından irşada memur ve mezun kılınır.

Allah’a aşık olan kişi
Akar gözlerinin yaşı
Pür nur olur içi dışı
Söyler Allah deyu deyu.

Yunus Emre’nin içi daimî zikirle, dışı da salâh nuruna ulaştığı zaman nurlanmıştı. Ve bunların Allah aşıkları olduğunu, Allahû Tealâ bizlere ifade etmektedir.
Kişi evvelâ Allah’tan hoşlanır, sonra Allah’ı sever, sonra Allah’a aşık olur ve en sonunda kişi Allah’a hayran olur.

Allah sevgisi, bizim mutluluğumuzla eşdeğerdir. Ne kadar Allah’ı seviyorsak, Allah da bizi o kadar sever. Ve Allah sevgisine paralel bizi mutlu kılar, huzurlu kılar. Öyleyse hadîs-i şerifin muhtevasına beraber bakalım: “Allah’ı zikretmek, Allah’ı sevmenin işaretidir, belirtisidir.”
Zikredenler Allah’ı sevenlerdir. Zikretmeyenler, dilleriyle Allah’ı çok sevdiklerini ifade etseler dahi, aslında gerçekte Allah sevgisi kalplerinde olmayanlardır.

Allah sevgisinin kalplerinde olmadığı kişiler, her türlü günahın kaynağıdırlar. Anarşinin temelinde, yeryüzündeki fesadın temelinde, kan dökmenin temelinde sadece onlar vardır. Allahû Tealâ yeryüzünde bir halife yaratacağım dediği zaman, melekler diyorlar ki: “Fesat çıkaracak, kan dökecek birisini mi?” Yeryüzünde fesat çıkaranlar, bi’datlerle dîn hayatını yaşayanlardır. Kur’ân-ı Kerim’in yerine kendi heva ve heveslerini, zanlarını geçirmişlerdir. Ve Kur’ân-ı Kerim’i rafa kaldırmışlar, Kur’ân-ı Kerim’i unutmuşlardır. Kur’ân-ı Kerim bir vadide, insanlar başka bir vadidedir. Yani insanlar, bi’datlerden oluşan bir dînin tatbikati içindedir.

Böyle olunca da insanlar geleneksel İslâm tatbikatıyla, Kur’ân’daki İslâm’ı yaşayamazlar. Kur’ân’daki İslâm’ı yaşayabilmek, zikirle mümkündür. Zikir varsa, Allah sevgisi vardır. Zikir varsa, Allah’ın o kişiye, Allah sevgisi kadar mutluluğu söz konusudur. Allahû Tealâ bütün insanlar için Kur’ân-ı Kerim’i bir saadet davetiyesi, saadet reçetesi ve saadet garantisi olarak göndermiştir. Ve Allah sevgisiyle başlayan bu serüven, sevginin her alana yayılması ve gittikçe büyük boyutlar kazanmasıyla devam edecektir.

OGÜNhaber