habbeh(habbetin), vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm (alîmun).
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.
İSLÂM’DAN KOPANLAR
TÖVBE VE MAĞFİRET
Allah'a ulaşmayı dileyen ve böylece Allah’tan 12 tane ihsan alarak hacet namazı neticesinde Allah’tan sorarak öğrendiği mürşidine ulaşan kişi, bir tövbe merasimini gerçekleştirir.
Allahû Tealâ Nebe Suresinin 38. âyet-i kerimesinde bu tövbeden bahsediyor:
78/NEBE-38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).
Melekler (arşı tutan melekler), saf saf olarak ve ruh (devrin imamının ruhu) oradadırlar. Kendisine Rahmân’ın izin verdiğinden başka kimse konuşamaz. Ve sevap söyler (günahların sevaba çevrilmesini müjdeler).
Bir tövbe eden vardır, bir tövbe ettiren vardır, bir de arşı tutan melekler vardır. Bu tövbe merasiminin arkasından, ruhun vücuttan ayrılarak Allah’a doğru yola çıktığı, Nebe Suresinin bir sonraki âyet-i kerimesinde ifade buyruluyor:
78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), femen şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisini Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder (edinir). (Allah'a ulaşan kişiye Allah), meab (sığınak, melce) olur.
Vücuttan ayrılan ve Sıratı Mustakîm üzerinden seyr-i sülûk adlı yolculuğa çıkan ruhun varacağı yer, Allahû Tealâ’nın Zat’ıdır. Al-i İmran Suresinin 14. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ’nın ifadesi aynen şöyledir:
3/AL-İ İMRAN-14: Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).
İnsanlara, kadınların, oğulların, kantar kantar altınların ve gümüşlerin salma (nişaneli) atların, davarların ve ekinlerin sevgisi süslendi (güzel gösterildi). Bunlar, dünya hayatının metaıdır (malıdır). Ve Allah, O’nun (Allah’ın) katında Hüsnül Meab’tır (en güzel sığınaktır).
Nebe-38’de, sadece Rabbinden ahd almış olanların burada tövbe verebileceğini ve kendisine Allah’ın katında bu yetki verilmiş olan kişinin günahları sevaba çevireceğini ifade ediyor. Allahû Tealâ: “Sevap söylerler.” diyor. Bu, günahların sevaba çevrilmesidir. Allah’ın katında ahd alanların, kendisine ahd verilenlerin, yetki verilenlerin bu işi yapabileceği ifade ediliyor.
Buradan murat, o kişinin başının üzerine devrin imamının ruhunun gelmesidir. Allahû Tealâ’nın katında bu yetkinin kendisine verildiği kişinin ruhunun, o kişinin başının üzerine gelip yerleşmesi ifade ediliyor.
Bu daha açık bir şekilde Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerimesinde ifade buyruluyor:
40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.
Furkan Suresinin 70. âyet-i kerimesine göre Allahû Tealâ: mürşidine 12 tane ihsanı alarak ulaşmış ve tövbe etmiş olan kişinin günahlarını sevaba çevirir. O kişinin günahlarının sevaba çevrilmesi, mağfireti ifade eder.
25/FURKAN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet gönderendir).
Bu tövbe herhangibir tövbe değildir. İnsanlar vardır günah işlerler, Allah’a devamlı tövbe ederler: “Yarabbi benim bu günahımı affet, benim bu günahımı affet, benim bu günahımı affet.” Onların Allah’ın affedip affetmeyeceği konusunda bir garantileri yoktur. Ama eğer Allah’a ulaşmayı dilerlerse, diledikleri zaman bütün günahları affedilir yani örtülür. Mürşidlerine ulaşıp tâbî oldukları zaman, o örtülen günahlar bir defa daha affedilir, bir de sevaba çevrilir. Allahû Tealâ bu hususu Nisa-64’te şöyle anlatıyor:
4/NİSA-64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi), ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfere lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).
Biz, resûlleri ancak Allah’ın izniyle, kendilerine itaat edilsin diye göndeririz. Onlar, nefslerine zulmettikleri zaman eğer sana gelselerdi ve Allah’tan mağfiret dileselerdi, Resûl de onlar için mağfiret dileseydi; Allah’ı tövbeleri (sahâbenin tövbesini ve Resûlün mağfiretini) kabul eden ve rahmet gönderici olarak bulurlardı.
Bu âyet-i kerimeye göre, Allahû Tealâ sahâbenin talebi üzerine sahâbenin günahlarını affediyor, mağfiret gerçekleşiyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in talebiyle onların günahlarını bir defa daha affediyor. Şefaat olayı gerçekleşiyor.
Allah ile kul arasındaki ilişkide bu mağfirettir. Ama mürid ile devrin imamı arasındaki ilişkide bunun adı şefaattir. Nisa Suresinin 64. âyet-i kerimesi, şefaatin dünya üzerindeyken yapıldığının kesin işaretidir.