Bazen ortada hiçbir şey yoktur. Henüz kötü bir haber gelmemiştir, henüz bir şey kaybetmemişizdir, henüz o konuşmayı yapmamışızdır. Ama içimizde bir şey çoktan olmuş gibidir. Kalbimiz hızlanır, zihnimiz aynı ihtimallerin etrafında dönmeye başlar. Gelecek, daha yaşanmadan üzerimize çöker. Belki de kaygının en garip tarafı budur: İnsan bazen henüz gerçekleşmemiş bir şeyin acısını, gerçekleşmiş gibi yaşayabilir.
Kaygı çoğu zaman bize düşman gibi görünür. Ondan kurtulmak, onu susturmak, düşünmemek isteriz. Oysa kaygının temelinde çoğu zaman bizi koruma isteği vardır. Zihin belirsizliği sevmez. Bir tehlikenin gerçekten var olup olmadığını bilmediğinde, ihtimalleri hesaplamaya başlar. “Ya olursa?” sorusu böyle doğar. Ya başarısız olursam? Ya beni terk ederse? Ya insanlar benim hakkımda kötü düşünürse? Ya gelecekte her şey ters giderse?
Fakat burada garip bir çelişki vardır. Kendimizi geleceğe hazırlamak isterken, bugünü yaşamaktan vazgeçebiliriz. Henüz gelmemiş bir günü kontrol etmeye çalışırken elimizde olan tek zamanı, yani şimdiyi kaybedebiliriz.
Belki de kaygının bize sorduğu soru “Ne olacak?” değildir. Daha derinde başka bir soru vardır: “Ne olursa olsun, bununla baş edebilir miyim?”
Çünkü insanın bütün korkuları gerçekleşmeyebilir. Bazıları gerçekleşir. Bazı insanlar gider, bazı planlar bozulur, bazı kapılar kapanır. Hayat hiçbir zaman tamamen kontrol edilebilir bir yer değildir. Fakat belki psikolojik güç, hiçbir şeyin kötü gitmeyeceğine inanmak değil; kötü bir şey olduğunda onun içinde kendimizi tamamen kaybetmeyeceğimizi bilmektir.
Kaygıyı azaltmak bazen geleceği değiştirmekten değil, geleceği sürekli zihnimizde yaşamaktan vazgeçmekten geçer.
Çünkü henüz yaşanmamış bir hayatın yasını tutmak mümkün değildir.
Belki de kendimize zaman zaman şu soruyu sormalıyız:
“Şu anda gerçekten bir sorun mu yaşıyorum, yoksa zihnim bana henüz yaşanmamış bir hayatı mı yaşatıyor?”
Bu sorunun cevabı, bazen korktuğumuz şeyden çok daha fazla şey anlatır.