Bu yazımda bazı okur eleştirileri konusunda hasbihal yapmak istiyorum.
Gelen eleştirilerden birkaçı:
“Neden hep küresel gelişmeleri yazıyorsun?
Türk siyasetine dair neden yorum yapmıyorsun?
Bir yorumun mu yok yoksa yorum yapmaktan mı çekiniyorsun?
Türkiye’de iktidarın icraatları, muhalefetin durumu ile ilgili bir şeyler söylemiyorsun?
Mesela; artan akaryakıt fiyatları, pahalılık, enflasyon, gözaltına alınıp tutuklanan muhalefet belediyeleri, Terörsüz Türkiye süreci, erken veya vaktinde seçim vb. konularla ilgili neden yazmıyorsun veya yazmayı düşünüyor musun?”
Arkadaşlar!
Öncelikle belirtmeliyim ki eleştirilerinize katılıyorum ve haklısınız.
Söylediğiniz konularla ilgili bir fikrim var mı; evet var ve evet yazmaya çekiniyorum.
Ama benim çekincem farklı…
Ben iç siyaseti/içerdeki gelişmeleri yazdığımda veya eleştirdiğimde veya yorumladığımda ortaya çıkacak tarafgir yaklaşımın büyük resme/küresel gelişmelere dair işaretimi gölgeleyeceğinden çekiniyorum.
Nedenine gelince:
Yaklaşık son 10 yıldır yeni bir dünya düzeninden bahsettim durdum.
Önceleri sanki bir ütopyadan bahsettiğim düşünülüyordu ama nezaket gösterilip yüzüme pek vurulmuyordu.
Ama şimdilerde hemen herkes yeni bir dünya düzeninden bahsetmeye başladı.
Bu ne demek ve ben neden hep bundan bahsedip duruyorum da; iç siyaseti pas geçiyorum?
Lütfen son yazımdaki Kentsel Dönüşüm benzetmemi düşünün.
Ama öyle böyle değil; hem de, nüfusu 100 bin civarı Mikronezya’dan nüfusu iki milyara yaklaşan Hindistan ve Çin’e kadar hemen herkesi etkileyen küresel bir kentsel dönüşüm düşünün.
Ki, coğrafi konum itibariyle baktığımızda, Türkiye bu dönüşümün en kupon arazilerinden birisi hatta birincilerinden birisi.
Hal, ahval ve gidişat böyleyken, siyasi gelişmeler başta olmak üzere; içerde yaşanan/yaşatılan hemen her şeyin bu küresel değişimden hatta dönüşümden, azade olabilmesi mümkün mü?
Açıkçası ben mümkün olmadığını düşündüğüm ve bildiğim için hep büyük resme odaklandım ve gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmanın cazibesine kapılmadım.
Başka bir deyişle; dünya böylesi azim ve dehşetengiz bir kıyamet yaşarken ve bunun ülkemize olan etkileri üretimden tüketime, kurumsal devlet yapısından toplumsal psikolojiye, iğne-iplikten tutun da hayatın olağan akışına dair her tür ekonomik kalemde kendini gösterirken ve ben, bunun tam bilincindeyken; muhalefet dilini kullanarak görünene göre ahkam kesmenin şehvetine kapılıp devlet ve iktidarı eleştirmenin doğru olmadığını gördüm ve hala da aynı düşüncede olduğum için aynı duruşumu sürdürüyorum.
Daha da somutlaştırıp güncelleştireyim:
Başlayan ve devam eden diğer savaşları bir kenara koyup sadece Amerika ve İsrail’in, İran’la savaşına bakalım.
Bir savaş var mı; var ama nasıl bir savaş olduğunu kimse bilmiyor.
Tam bir savaş kurgulu film çekimi gibi.
Bu savaş duracak mı/sürecek mi? Kimsenin fikri yok.
Gerçekten bir ateşkes oldu mu? Kimse bilmiyor.
Kim kimle savaşıyor? Belli gibi görünse de aslında ne olup olmadığını kimse bilmiyor.
Hatta yapılan “geçici ateşkesi” ve Pakistan’da yapılan görüşmeleri ben bu savaş oyunu filminin kamera arkası görüntüleri gibi okuyorum.
Olduğu söylenen bu savaşın tek ve en net gerçeği şu:
Savaşan üç ülke de dahil(Amerika-İsrail-İran); bütün dünya bu savaş denilen realitenin zararıyla karşı karşıya…
O halde soralım:
Aslında ne oluyor?
Dediğimi yine diyor ve “Küresel Kentsel Dönüşümün yıkım süreci bütün hızıyla devam ediyor” diyorum.
Yakında yıkım aşaması bittiğinde popüler yıkımcıların, kentlerin dibine dinamit koyanların gürültüsü kesilecek. Yani, filmin başrol oyuncuları Netenyahu, Trump, Hamaney (Mollalar Rejimi) gidecek, yerine yeni başrol oyuncuları gelecek.
Çünkü yeni düzenin inşa süreci başlayacak.
Bu sürecin gürültüsü daha az olacak ama emin olun değişimi ve kalıcı etkileri çok daha büyük olacak!
Eski evlerden/mahallelerden/şehirlerden/ülkelerden eser kalmayacak!
“Eski çamlar bardak oldu” deyimi bile tedavülden kalkacak.
Çünkü akıllı evler/şehirler kurulacak. Dijital bir yaşam mecbur edilecek.
Öyle ki, kapıdan-pencereden giren bildiğimiz hırsızlar bile kalmayacak; hırsızlık bile dijitalleşecek.
Nakit ödeme tarih olacak; “Cebimde bir kuruş kalmadı” söylemi anlamsızlaşacak.
Bilindik bakkalların, marketlerin, AVM’lerin yerini sanalları alacak. İnsan yaşamı bir tuşa basmaya bakacak…
Hatta küresel bazlı “rezerv alanlar” oluşturulacak ve belki de insanlar/halklar yüzyıllardır vatanım dedikleri yerlerden alınıp devasa kurtarılmış bölgelerde yaşama zorlanacaklar.
Dolayısıyla da, kimse veya herhangi bir ülke kalkıp da “…ama burası benim sınırlarım içindeydi, benim ülkemdi, bu doğalgaz, bu petrol, bu bilmem ne yatakları, bu kıta sahanlığı, bu mavi vatan, bu dağ, deniz, bu orman benim ülke sınırlarım dahilindeydi” diyemeyecek.
Dese bile dediğiyle kalacak; hiçbir şeyi değiştiremeyecek!
Dünya böylesi bir düzene, yeni normale, daha doğrusu dijitalize anormale doğru dolu dizgin ilerlerken, her şey bir şeyle ilgili ve ilintiliyken, dünyanın başat ülkeleri bile “artık hiçbir şey asla eskisi gibi olmayacak” kabilinden başlatılan ve tavizsiz yürütülen yeni dünya düzenine odaklanmışken; benim neden iç siyaseti/içerdeki kısır çekişmeleri, kayıkçı kavgalarını, içe kapanmacı yaklaşımlara dair yazmadığımı şimdi anladınız mı?
Bu arada, bunu derken de sakın ha yanlış anlamayın; “eleştiri yapmayın veya “neden eleştiri yapıyorsunuz” gibi bir şey asla demiyorum ve serzenişte bile bulunmuyorum.
Ben sadece eleştirilerinize karşın çekincemin ne olduğunu, sorduğunuz konularda neden yazmadığımı ve neden hep ısrar ve şiddetle aynı noktaya vurgu yaptığımı anlatmaya çalıştım.
Yoksa “…Üstüm başım toz içinde/Önüm arkam pus içinde/Saç-sakalım pas içinde, siz benim neyden çekindiğimi nerden bileceksiniz…” falan demiyorum…
Bir sonraki Bir Portre yazımızda buluşmak ümidi ile Allah'a emanet olun sevgili okurlar.