Bugünün Dünyası: Tırnağın varsa başını kaşı veya başını kaşıyacak kadar tırnak uzat…

TV’ler ve Sosyal Medyada haberler görüyorum.
Hem de son dakika türünden:
“Suriye’de eller tetikte…
Rejim güçleri ve SDG Halep’te karşı karşıya…
Halep’te iki mahalledeki SDG noktaları “Meşru Hedef” ilan edildi” gibi gibi…


Arkadaşlar!
Tüm bu olanlar nedir biliyor musunuz; en baştan olması planlananlarla ilgili prosedür tamamlama…
Bir yıl önce/HTŞ Şam’a yürürken ve Esad Rejimini devirip yönetimi ele alınca tespitim şu idi:
“Suriye 3 veya dört ve belki de beş özerk bölgeye ayrılacak.
Suriye devleti diye bir isim olacak ama pratikte öle bir şey olmayacak!”

Halep’te, Kürt ve SDG’lilerin kontrolünde olan Eşrefiyye ve El-Maksut mahalleleri hedefteymiş de; Rejim güçleri burayı SDG’den ne yapıp edip alacakmış…
Söyleyeyim size:
SDG buraları zaten teslim edecek ama öte yandan da Rejim’in gücü var gibi görünsün diye Şara güçleri almış gibi görünecek…
Olayın özeti bu.
Bu neyi getirecek?
Fırat’ın Doğusundaki SDG yönetiminin daha bir özerkleşmesi ve kabul görmesini…
Ama hala ve henüz lazım olan Şara güçlerinin de itibarını koruyarak.
Bu arada,
Beş gün boyunca ortalıkta görünmeyen Şara acaba neredeydi?
Söylendiği gibi gerçekten bir hastanede tedavi mi görüyordu?
Şam’a birlikte girip Esad Rejimini yıktıkları bazı HTŞ grupları tarafından bir suikast yapılmış veya bir gözdağı mı verilmişti?
Yıkılmadım ayaktayım dercesine market alışverişi yapıp görüntü verirken yüzündeki morluklar gerçekten makyajla mı kapatılmıştı?
Ben bir şey bilmiyorum… Gündemde konuşulan soruları sordum sadece.

Arkadaşlar!
Dünya şangır-şungur Trump’lı bir süreçten geçiyor.
Fakat şaşırdığım şu; Bir tarafta Trump ve eylemleri dolu-dizgin sürerken öte yandan uluslararası hukuktan/adaletsizlikten ve Trump’ın eylemlerinin hukuksuzluğundan bahsedilmesi…
Bir şey söyleyeyim size:
Aslında Trump öncekilerden bir tık daha kaliteli bence…
Hemen celallenmeyin; nedenini de söyleyeceğim.
Öncekiler Irak’a/Libya’ya/Mısır’a girerken veya oraları karıştırırken bu eylemlerini “Amerika’nın oralara özgürlük/demokrasi/insan hakları götürmesi” şeklinde tanımlıyorlardı.
Ya Trump?
Öncekiler gibi ikiyüzlülük yapmıyor ve ne için/hangi amaçla gittiğini ve çökme operasyonu yaptığını açık/aleni ve lafı dolandırmadan söylüyor.
Trump, öncekiler gibi “tavşana kaç tazıya tut demiyor” veya “iyi polis-kötü polis” taktiğini kullanmıyor; direk/bodoslama tavşanı da vuruyor, tazıyı da vuruyor; iyi polis de oluyor, kötü polis de benim diyor…
“Güç bende ve dünyanın hukuku da benim” diye haykırıyor zaten adam.
1823’de zamanın ABD Başkanı James Monroe denen zat “Monreo Doktrini” diye bir işgal planını hazırlayıp sunarken uluslararası hukuka riayet etmiş oluyor ama Trump hukuk- kural dinlemiyor her şeyi yerle bir etmiş oluyor, öyle mi?
Hadi oradan!
Şuna emin olun ki Trump kendinden öncekilerden daha çok hukuksuz değil. Eğer illa bir şey denecekse Trump hukuksuzluk konusunda kendinden öncekilerden daha az ikiyüzlü denebilir.
Kendinden öncekiler Latin liderlere “Amerikan menfaatlerine halel getirirseniz ayağınızı denk alın” diyordu. Trump ise bu yaklaşımı “bir yerlerinizi kollayın” şeklinde daha yalın ve halk dilinde ifade ediyor.

Buradan/tüm bu olanlar ve olacaklardan hareketle bugünün asıl meselesi şu:
“Trump hukuksuz mu değil mi veya Trump çökme mi yapıyor yoksa öpme mi yahut da uluslararası hukuk işliyor mu işlemiyor mu” gibi sözel/karşılığı olmayan ve hatta havanda su dövmekten başka bir şey olmayan lafazanlığa devam mı edeceğiz yoksa reelpolitik/küresel gerçeklik ve varoluşsallık bağlamında hayatta kalmaya mı çalışacağız?
Bir mum yakmak yerine dünyayı karanlığa gark eden Batman’a sövmekten başka bir şey yapmayan Efendiler!
Sizlere sesleniyorum!
Zaman “…to be or not to be/Olmak veya olmamak” zamanıdır.
Küresel bir fetret yaşanıyor.
Zaman ahkam kesmenin/Uluslararası hukukçu kesilmenin/otura boğa gibi sadece konuşmanın ve Ağustos Böceği gibi cır cır etmenin zamanı değildir.
Zaman tırnağın varsa başını kaşı zamanı yoksa da tırnağını başını kaşıyacak hale getirme zamanıdır.
Bir dizi düşünün…
Başlangıçta, dizide küçük bir rolün var.
Ama öyle güzel oynarsın ki yapımcı ve senarist sergilediğin bu performans üzerine rolünü hem uzatır ve hem de oynadığın rolü dizinin ana omurgası dahiline alır.
Olay bundan ibarettir.
Küresel ahlak abidesi olmak veya ahlakçı olup küresel ahlak pazarlamak ülkesel menfaatler bağlamında hiçbir şey kazandırmaz ve getirmeyecektir.
Küresel gasp/çökme ve haydutizm devrinde hukuksal ve hakkaniyet naifiyeti sergilemek seni ancak naif kılar ve küresel güç ve aklı elinde bulunduran canavarın sadece iştahını kabartır.
Bunun ötesi berisi yok artık…
Ne demek istedim?
Bir oyun/küresel bir oyun sergileniyor. Bu esnada ne ölen rollere üzül ne yeni başlayan rollere sevin.
Çünkü rol dağıtımı ve sürelerini belirleyen sadece dizinin sahibi ve yapımcısıdır.
Aklın varsa kendi rolünü iyi oyna, rolünü güçlü ve daimî kıl!
Bugün ülke ve devlet olarak ayakta kalmanın tek geçer akçesi budur.

Not:
Böyle düşünüp söylediğim için biliyorum ki yine eleştirileceğim. Olsun; varsın eleştirenler eleştirsinler.
Ama unutulmasın ki;
Dini terminolojide Mahşer Günü diye tarif edilen o günde kimsenin kimseye şefaat edemeyeceği ve herkesin “nefsî nefsî” diye kendini düşüneceği anlatılır.
Emin olun bugün yaşadığımız süreç de aynen öylesi bir zaman kesitidir.
İşte bu yüzden,
Ben hamaset yapmayıp daha karanlık günlerin geleceğine işaret ederek hiç olmazsa kendiniz için bir miktar mum hazırlayın diyorum.

Üç sene önce en az on yazımda tekrar ettiğim cümlem şu idi:
Dünya büyük bir felakete doğru hızla ilerliyor. İyi hazırlık yapalar bile felaketten azade kalamayacaklar ama hiç olmazsa hasarı minimize etme imkanına sahip olacaklardır.



Bir sonraki Bir Portre yazımızda buluşmak ümidi ile Allah'a emanet olun sevgili okurlar.

OGÜNhaber