Çin mallarının küresel istilası: Ülkelerin yerli-stratejik üretimlerini bitirecek büyük tehlike

Yıl-1948…
Babam Necdet Aygün Kastamonu’dan İstanbul’a geliyor.
Oldukça müteşebbis bir kişiliğe sahip.
O günün namüsait koşullarına rağmen amatör ruhuyla bugünün profesyonellerine taş çıkartan bir piyasa araştırması yapıp; bakir gördüğü “çocuk araba-aksesuar ve puset” sektöründe karar kılıyor.
Türkiye’nin ilk çocuk arabası-aksesuar ve puset fabrikası olan “Bahar  Çocuk Arabaları Galvone Teknik Sanayi Şirketini” kuruyor.



O güne kadar küçük çaplı üretimler olmuş olsa da, babamın kurduğu bu şirket, Türkiye’de bu sektörde organize üretimin ilki ve öncüsü olmuştur.

Bir süre sonra Türkiye’nin dört bir yanından siparişler geliyordu.
Öyle ki, benim hatırladığım yıllarda neredeyse hemen her ilimizde ve hatta bazı büyük ilçelerimizde bayilerimiz olmuştu.
Şirket adında “Çocuk Arabası” yazıyordu ama çocuk karyolasından tutun da mama sandalyesine, port bebeden tutun da salıncak, büyük körüklü çocuk arabaları, yürüteç ve pusete kadar oldukça geniş bir ürün gamına sahiptik…
Üstelik, günümüz tabiriyle ürünlerimizin her santimi yüzde 100 yerli ve milliydi.



Yıl-1976…
Maalesef ecel geldi mi kimse durduramıyor! 49 yaşındaki babam bizlerden ayrıldı ve rahmeti rahmana kavuştu.
Henüz ben 17, kardeşim Celalettin 15 yaşındaydı…
Hemen işin başına geçtik...
Çünkü babamın başlattığı üretim sürecini sürdürmeliydik.
1982 yılına kadar artırarak üretime devam ettik.
Ancak bizim kalitemizin yanından bile geçemeyecek Çin malları Türkiye piyasasına girmeye başladı.
Kalite sıfır görsel müthiş janjanlı…
Bizim üretim fiyatımızın bile altında hatta piyasa fiyatımızın yarısına piyasaya öyle bir girdiler ki; dayanmak ne mümkün!
Önce üretimi yavaşlattık sonra ise tamamen durdurmak zorunda kaldık.
Size çok manidar bir şey söyleyeceğim:
Çin malları girdikten sonra kârımız öyle azalmıştı ki; üretimi durdurup fabrikayı kiraya verdiğimizde; aldığımız kira bedeli bile ettiğimiz kârdan daha fazlaydı.
Kerhen ve üzülerek de olsa baba mesleğine son vermek zorunda kaldık.

Bu anekdotu neden anlattım?
1980’lerde ucuz-kalitesiz ve her türe hitap eden Çin malları bugün “ne kadar ekmek o kadar köfte” mantığıyla ikinci evreye, yani küresel bir istila evresine geçti.
Arkadaşlar, bu büyük bir sorundur ve başta ülkemiz olmak üzere özellikle gelişmekte olan ülkelerin yerli üretimlerini yok etmeye başlayan ve kökünü kurutacak olan büyük bir sorun…
Emin olun sadece Afrika/Güney Amerika veya Güney Asya gibi geri kalmış ekonomiler değil; gelişmiş ekonomiler için bile büyük bir sorunla karşı karşıyadır.
Hatta Amerika ve Avrupa ülkeleri bile…
Geçen gün HABAŞ Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Rüştü Başaran’ın bir tespitini gördüm:
“Yerli inşaat demirinin ton başı üretim maliyeti 590 dolar ama Çin’den gelen demirin liman teslim fiyatı 530 dolar…”
Ortadaki fark korkunç… Hadi rekabet et edebilirsen…
Bugün demir, yarın çimento, öteki gün hizmet sektörü, daha başka bir gün başka bir ürün…
Olmaz demeyin; öyle bir olur ve olmaya doğru ilerliyor ki; hem de tahayyül bile edemeyeceğiniz bir hızla…
Evet, yerli üreticinin enerji, hammadde/ara mal, vergi vb. gibi maliyetleri arttı; eyvallah ama emin olun ortaya çıkan bu rekabet edememe realitesinin tek sebebi bu değil.
Ana sebep Çin’in sistematik istilacılığı…

Son yazımda “tamam, ABD ve Avrupa ülkeleri sömürgecidir ama Çin hem sömürgeci hem istilacıdır” diye boşuna demedim.
Bir de, öyle böyle değil; Çin istilacılığı adeta çekirge istilası gibi. Bir ülkenin yerli üretimini adeta kökünden kazımak ve sanki tüm dünyayı kendine bağımlı kılmak için iğneden-ipliğe hemen her sektörde her şeyi üretip istila silahı haline getirmeye azmetmişler gibi…
Bu böyle giderse ne olur?
Çin’e bağımlı bir küresel tüketim kompozisyonu olur!
Peki, Çin kalkıp da “sen benim küresel hegemonik stratejime aykırı davranıyorsun. O yüzden sana şu 50 kalem malı vermiyorum!” derse işte o zaman ne halt olacak?
Zaten balık tutmayı da bırakmış; Çinin verdiği balıkla hayatını idameye kendini alıştırmışsın. Soruyorum; işte o zaman ne olacak?

Bakın arkadaşlar!
Hele de küresel e-ticaret ağını da, bu denli tesis etmiş bir Çin yayılmacılığı ve istilasıyla ne Amerikan emperyalizmi ne de Batı’nın sömürgeciliği boy ölçüşebilir, kıyas yapılabilir.
Olan şudur:
Çinlilerin Savaş Sanatı ustası kutsal dedeleri Sun Tzu’nun “savaşmadan fetih ve kazanmak” ilkesinin gerçekleştirilmesi…

Arkadaşlar!
Tamam, devlet yerli üretimi teşvik için behemehâl sübvansiyondan teşviklere kadar her tür destek ve kolaylaştırmaları yapmalı ama yetmez.
Aynı zamanda Çin ve Çin mallarına karşı kesinlikle yaptırımsal blokaj getirilmek zorundadır!
Sadece Türkiye olarak da değil; özellikle gelişmiş ülkeler (ABD-Avrupa-Japonya-Kore hatta Hindistan hatta Pakistan) bir araya gelmeli ve küresel rekabeti bitiren Çin istilasına karşı bir çare düşünüp mutlaka bir çözüm üretmelidir.
Aksi takdirde,
Özellikle üçüncü dünyanın tüm yeraltı kaynaklarına bir şekilde çöken Çin, o hammaddeleri işleyerek ürettiği ara mal ve nihai tüketim mallarıyla bütün dünyanın dalını-budağını kesecek ve yarattığı bağımlılıkla tüm dünyayı öttürecektir!
Demedi demeyin…


Bir sonraki Bir Portre yazımızda buluşmak ümidi ile Allah'a emanet olun sevgili okurlar.

OGÜNhaber