Dubai’den-Körfez’den kaçan sermayenin bir destinasyonu da İstanbul mu?

Bu savaş devam eder mi etmez mi, devam ederse uzar mı uzamaz mı veya Geçici Ateşkes bir barış mutabakatına evrilir mi; henüz bir şey söylemek için erken.
Şahsi görüşüm, geçici ateşkesin geçici olacağı ve biraz form/format/şekil değiştirerek maalesef bir müddet daha süreceği yönünde…
Ama an itibariyle bu savaşın doğurduğu yeni bir realite var:
Son 15-20 yıldır neredeyse dünyanın “Finansal Serbest Bölgesi” haline gelen Dubai cazibesini kaybetti.
Sadece Dubai de değil; Katar, Arabistan, Bahreyn ve hatta Kuveyt.
Dubai neden bu kadar önemliydi?
Bu emirlik, 2025 ortalarına kadar trilyonlarla ifade edilen küresel bir finansın yönetim merkezi idi.
Çin ve Rusların parası da dahil; dünyanın hemen her ülkesinden yatırımcının üssü halindeydi.
Adeta,
Körfezin yeni İsviçre’siydi. Hatta İsviçre’de tutulan azımsanmayacak paranın da yıllar içinde buraya taşındığı bir realite.

Finans çevrelerinde bir söz var:
“Capital seeks safety/Sermaye güvenli liman ister”
Aksi takdirde kaçar…

Sormamız gereken soru şu:
Hal ve ahval böyleyken Dubai’de park etmiş sermaye nereye yöneliyor ve yönelecek?
Bu noktada Türkiye’nin şansı nedir?


Arkadaşlar!

Sermaye/para mutlaka yeni ve güvenli limanlar bulur. Serseri kurşun olur ama serseri para olmaz.
Güncel durumdan hareketle söyleyecek olursak;
Dubai’den kaçan ve daha da kaçacak olan sermaye için, ilk akla gelen destinasyonlar Singapur, Hong Kong, Londra, New York ve İstanbul’dur.
İstanbul’un avantajı hala bakir ve yatırımcıya aç olması,
İstanbul’un dezavantajı ise yatırımcılar nezdinde hukuksal güvence endişesi…
Ama endişeye mahal olmadığı ve giderileceğine inanıyorum.

Erdoğan’ın birkaç konudaki yaklaşımını paylaşıp; neden ve nasıl giderileceğini söyleyeceğim.
—Ukrayna-Rusya savaşında sergilenen tam denge politikası.
—Yeni Suriye sürecinde ne İsrail ve ABD ile beraber ne de onlarla karşıt ama aynı zamanda Yeni Suriye yönetimiyle uyumlu bir diplomasi.
—Son tahlilde, İran Savaşı sürecinde özenle korumaya çalıştığı tarafsız duruş ve ülkesel menfaatleri ön planda tutuş…
—Hakeza hem Amerika ile iyi ilişkiler, hem Rusya ile kötüleşmeyen ilişkiler ve hem de Avrupa ülkeleriyle karşılıklı menfaate dayalı devam eden ilişkiler…

Tüm bunlara bakınca, Erdoğan’ın, özellikle Körfez’den İstanbul’a gelecek sermayenin kaygılarını giderecek bir stratejiyi de oluşturduğu ve yapılacaklar listesinin başına koyduğuna eminim.
Bu bağlamda, mesela dünyanın en büyük yatırım şirketi CEO’su Fink’le yaptığı görüşme oldukça önemlidir.

Hemen akabinde Bakanlar Kurulu sonrası yaptığı konuşmada söylediği şu cümle, başlı başına bu konuyu ana konu haline getirdiğini gösteriyor:

"…Talimatlarımız doğrultusunda ekonomi kurmay ekibimiz; şu an Türkiye'yi çok uluslu şirketler için bölgesel yönetim merkezi olarak güçlü bir şekilde konumlandırmak, transit ticarette küresel cazibe merkezine dönüştürmek, İstanbul Finans Merkezi'ni dünyanın önde gelen finans merkezlerinden biri haline getirmek için yoğun çaba sarf ediyorlar…"
Buradaki temel vurgu nedir?
—Bölgesel yönetim merkezliği,
—İstikrar adası/Cazibe merkezi,
—Küresel lojistik ağının geçiş noktası.

Tüm bunlar için gerekli olan ilk ve hatta en olmazsa olmaz  madde neydi?
Hukuksal Güvence…
Peki, Erdoğan bu hukukî zemini oluşturur mu?
Bence oluşturur.
Tıpkı iktidarıyla birlikte oluşturmaya başlayıp 2011’lere kadar güçlü şekilde sürdürdüğü gibi yine oluşturabilir ve oluşturacaktır da…

Çünkü Körfez’e park eden ve şimdilerde kaçmaya başlayan sermayenin yarısını değil; sadece yüzde 20’sini bile İstanbul’a çekebilmek, küresel ve bölgesel bazda yaşanan şu sıkıntılı süreçte, Türkiye için bulunmaz bir nimettir.
Eğer az önce söylediğim gibi, Erdoğan 2011’lere kadar yaptığı gibi akıllı/akılcı politikalarla yabancı sermayenin içini rahatlatacak hukukî altyapıyı hazırladığında; sermaye kendiliğinden gelmeye başlayacaktır.

Arkadaşlar!

Krizi fırsata çevirmek diye bir söz var ve aslında normalde bu deyimin içeriğini pek sevmem.
Ama her ne kadar insanların kişisel hayatta bu konuda inisiyatif hakkı olsa da devletler hayatında, gelen bir fırsatı elinin tersiyle itmek gibi bir lüks yoktur.
Çünkü o fırsatı değerlendirmek ülkesel menfaatleri maksimize etmek aksi ise ülkenin hayrına davranmamak demektir.

Aslına bakarsanız;
Erdoğan, İstanbul’u küresel finans merkezlerinden biri yapmak için hazırlayacağı hukuksal zeminle bir taşla dört kuş vurmuş olacaktır.
Birincisi; küresel sermayenin önünü açmak,
İkincisi; ülke ekonomisinin yaşadığı krizi atlatmak,
Üçüncüsü; muhalefetin elindeki “siysallaşan yargı” kozunu boşa çıkartmak,
Dördüncüsü ise; kaybolan seçmen güvenini yeniden tesis ederek siyaseten yeni bir ivme yakalamak…

Sonuç:

Uzun sözün kısası;
Geçenlerde “Cumhurbaşkanımızın gözüyle küresel, bölgesel, ülkesel gelişmelere bakış” başlıklı yazımda da dile getirdiğim yapısal reform ve ciddi değişiklikler şuana kadar bahsetmeye çalıştığım sürecin de temelini oluşturacaktır.
Her ne kadar an itibari ile küresel ve bölgesel gidişat pesimist bir hava basıncı etkisi yaratmış olsa da; Türkiye özelinde, bulutların arasından görünen tatlı güneş hüzmesini yakalamak ve bu potansiyel enerjiyi kinetik enerjiye çevirmek bizim elimizde…



Bir sonraki Bir Portre yazımızda buluşmak ümidi ile Allah'a emanet olun sevgili okurlar.

OGÜNhaber