İtiraf edeyim ki birazdan paylaşacağım ibretlik anekdotlar bu kadar ilgimi çekmezdi.
Ama şimdi garip duygulanımlar hissettiriyor bana.
Yaş almanın, altmışlara ulaşıp yetmişlere koşmanın verdiği bir melankoli galiba…
Eski ben değilim sanki; kızınca yakmıyor, sevinçle coşamıyorum artık…
Olanı/olmayanı, iyiliği/kötülüğü, varsıllığı/yoksulluğu telaşsız, rahat, uhulet ve suhuletle karşılayabiliyorum artık.
Heyecanım da yaşlandı galiba benimle…
Eskisi gibi değil; daha sakin, daha dingin ve dalgasız deniz gibi.
Geçmişin getirisi, geleceğin endişesi; artık ne çok heyecanlandırıyor ne de ürkütüyor beni.
Bazen,
Bir film şeridi gibi geçiyor önümden geçmişim; keşkelerim bitmiş hırslarım ne kadar da faniymiş…
Bir an,
Sanki o geçmişi ben değil de başka bir ben yaşamış gibi yabancı geliyor kendi geçmişim.
İtiraf edeyim ki; bazen herkes gibi hayıflanmak geliyor içimden:
Şimdiki aklım olsaydı bazı şeyleri yapar mıydım/yapmaz mıydım hiç...
Silkinip uyanıyorum hemen; gün bugünkü gün, saat bu saat…
Konuşuyorum kendimle:
“Bre Cengiz!
Bırak geçmişin elemini, gelmemiş geleceğin endişesini…
Hayat gün be gün yaşanır; ne giden dünler seninmiş ne yarının garantisi elindeymiş.
En iyisi mi; ölene kadar yaşayacağın bu hayatı, telaşsız, rahat seyreyle artık…”
Neyse fıkralara geçeyim:
Sultanın Yüzüğündeki Sır
Doğu'nun en güçlü sultanlarından biri, sarayındaki tüm bilgelere emir vermiş:
“Bana öyle bir yüzük yaptırın ve üzerine öyle derin ve manidar bir söz yazdırın ki; mutsuz olduğumda beni mutlu etsin, çok mutlu ve kibirli olduğumda ise beni sakinleştirip hizaya getirsin!"
Sultanın yakınları, danışmanları vezirleri seferber olur; dört bir yandaki bilgelere, ariflere, alimlere haber salarlar.
Ama nafile… Günler, haftalar geçer ama hiçbiri, istenen vecizeyi/sihirli söylemi bulamaz.
Tam ümidi kesmişken sarayın ihtiyar kapıcısı yanından geçmekte olan Başvezir’in kulağına bir şey fısıldar.
Başvezir’in yüzü aydınlanır ve hemen kapıcıya bir yüzük yaptırıp sultana götürür.
Sultan parmağına takar ve yüzüğün üzerindeki yazıyı okur:
"Bu da geçer..."
Gülümseyen Sultan: "Gerçekten çok doğru" der.
Yıllar yılları kovalar…
Sultan büyük savaşlar kazanır, topraklarını genişletir ve hazinesini ağzına kadar doldurur.
Tüm bu zaferlerden dolayı kibirlenmeye başladığı an yüzüğe bakar; "Bu da geçer..." sözünü okur ve sakinleşir…
Tabi hayat bu… Ölümlü dünya…
Gün gelir ve Sultan artık ölüm döşeğindedir.
Nefes almakta bile zorlanmakta, saray halkı ağıtlar yakmakta…
Son bir gayretle parmağındaki yüzüğe bakan Sultan, daha önce hiç görmediği ve kapıcının yüzüğün arkasına kazıdığı şu sözü görür:
"...Ve sen de geçtin…"
***
Üç Odalı Mezar ve Anahtarlar
Vaktiyle ülkenin tüm ticaret yollarını elinde tutan, doymak bilmez bir tüccar varmış.
Adam o kadar zenginmiş ki; sırf altınlarını saklamak için yerin altına devasa, gizli odalar yaptırmış.
Bu odaların kapıları kalın demirdenmiş ve anahtarlarını boynunda taşırmış.
Bu tüccar birgün kimseye haber vermeden en dipteki hazine odasına inip altın paralarını sayıp parıltılarını izlerken, aniden yukarıdan büyük bir gürültü kopmuş.
Muhafızlar, içeride kendisinin olduğunu bilmeden, güvenlik gerekçesiyle o devasa demir kapıyı dışarıdan kilitlemişler ve sürgüleri çekmişler.
Tüccar kapıya koşmuş, vurmuş, bağırmış ama duvarlar o kadar kalınmış ki sesini kimseye duyuramamış.
Boynunda taşıdığı altın anahtarları çıkartıp açmak istemiş ama kapı dışarıdan kilitlendiği için içeriden açılması imkansızmış.
Günler geçmiş...
Tüccar açlıktan ve susuzluktan ölmek üzere…
Altın çuvallarının üzerine uzanmış ve bitap vaziyette…
Parmağını kanatır ve son nefesini vermeden önce kendi kanıyla o an aklına gelen şu cümleyi hemen yanındaki altın sandığının üzerine yazar:
"Ben dünyanın en zengin adamlarından biriyim.
Ama şu an tonlarca altının içinde, bir bardak su ve bir dilim ekmek satın alamadan kendi inşa ettiğim bu lüks mezarda açlık ve susuzluktan ölüyorum.
Meğer ben hazinemin sahibi değil, kendi zindanımın gardiyanıymışım da haberim yokmuş!..”
***
Terzinin Makası ve İğnesi
Padişahın biri, ülkenin en ünlü terzisine kendisi için çok lüks, ipek kumaştan ve altın ipliklerden bir kaftan dikmesini emretmiş.
Terzi aylarca çalışmış, göz nuru dökmüş ve muazzam bir kaftan hazırlamış.
Padişah kaftanı çok beğenmiş…
Terziye bir kese altın uzatarak sormuş:
"Ey usta!
Sen bu ülkenin en keskin makasına ve en mahir iğnesine sahipsin.
Söyle bakalım; senin bu dünyada ölümden ve benden başka korktuğun bir güç var mıdır?"
Terzi, masanın üzerinde duran büyük demir makasını almış ve padişahın gözü önünde onu ikiye bölüp atmış.
Sonra da cebinden küçücük, incecik dikiş iğnesini çıkarıp büyük bir ihtimamla göğsünün üzerine koymuş.
Şaşıran padişah der ki:
"Neden o koca makası kırdın da o değersiz küçücük iğneyi kalbinin üstünde koydun?"
Terzi bilgece gülümsemiş ve şöyle demiş:
"Sultanım!
O makas ne kadar güçlü, büyük ve keskin olursa olsun; yaptığı kesmek, parçalamak ve birbirinden ayırmaktır.
Ama bu küçücük dediğiniz iğne ne yapar?
Parçalanmış olanları bir araya getirir, diker ve birleştirir.
Ölüm, şu gördüğünüz koca makas gibidir; sizin saltanatınızı, benim terziliğimi, malı mülkü ve insanları birbirinden ayırıp atar.
O yüzden,
Ben makastan değil; ölüm makası geldiğinde hayatımı bir iğne gibi iyilikle dikip dikemediğimden korkarım.
Sultanım!
Makas parçalar, iğne birleştirir.
Önemli olan geride parçalanmış hayatlar değil, birleştirilmiş gönüller bırakıp bırakmadığımızdır!
Bir sonraki Bir Portre yazımızda buluşmak ümidi ile Allah'a emanet olun sevgili okurlar.