Mazlumun ahı ve bahçıvan…

Eski zamanlarda, astığı astık kestiği kestik, karşı tarafın sözünü dinlemeden, araştırmadan karar veren bir hükümdar vardı.

Bu hükümdar, bir gün hanımı ile sarayın bahçesinde dolaşıyordu.
Bahçenin bakımını yapan bahçıvan, hükümdarın hanımı ile beraber kendi tarafına doğru geldiğini uzaktan görünce, rahatsız etmemek için ortadan kaybolmak, görünmemek istedi.

Nasıl ortadan kaybolayım diye düşünürken, altında bulunduğu ağacın üstüne çıkmak aklına gelir.
Hemen bir hamlede ağaca tırmanır ve yapraklar arasına saklanır.

En olmaz denen şey olur ya,
Hükümdar da hanımıyla beraber o ağacın altına oturmaz mı?
Bir ara, hükümdarın hanımı istirahat için sırt üstü uzanır.
Bir de ne görsün,
Bahçıvan ağaçta yaprakların arasında…

Derhal toparlanıp, hışımla hükümdara çıkışır:
"Seninle baş başa hiç konuşamayacak mıyım?
Adamların hep bizi mi takip edecek?
Bu ne haddini bilmezliktir?.."

Hükümdar şaşırır ve "Ne oldu? Anlayamadım. Birileri seni rahatsız mı etti?" der.
Ağaçtaki bahçıvanı gösteren kadın: "Görmüyor musun, adam tepemize çıkmış bizi dinliyor" diye söylenir.

Başını kaldırınca bahçıvanı gören hükümdar sinir içinde bağırır:
"Bre densiz… Bu ne cüret, çabuk in aşağı!.."
Korkudan dizlerinin bağı çözülen, eli ayağı tutmaz hale gelen bahçıvan inemez ve pat diye düşer...

Bu esnada hükümdarın bağırtısını işiten adamları da yanına gelir.
Hükümdar:
"Derhal bana celladı çağırın, gelsin!" emrini verir.

Biraz kendine gelen bahçıvan daha ayağa bile kalkmadan hükümdarın eteklerine sarılıp özrünü beyan ederek affını talep eder.
Fakat nafile...
Hükümdar tekrar bağırır:
"Nerede kaldı cellat, gelmedi mi daha, şu adam hâlâ konuşuyor?"
Hükümdarın yanındaki zevat da hiç ses çıkartmıyordu.
Herkes hükümdara yaranma peşinde ve hakikate sağırlaşmış haldeydi.

Bahçıvan derin bir iç geçirdi ve kendi kendine söylenir gibi, "Ah hükümdarım ah… Halbuki, senden önceki ahaliye zulmettiği, adaletten uzaklaştığı, keyfi uygulamalara giriştiği için gitmişti ve sen gelmiştin. Eyvah, çok yazık… Sen de ona benzedin…" diye mırıldandı.

Bu hal ve ahvaldeyken artık sonunun geldiğini/affedilmeyeceğini gören bahçıvan, tüm cesaretini toplayarak şöyle der:
"Hükümdarım,
Nasıl olsa beni öldürteceksiniz.
Ölmeden önce size önemli bir hadiseyi anlatmak istiyorum.
Beni yine öldürtün, fakat dinledikten sonra öldürtün.
Anlatacağım hadise benim için önemli olduğu kadar sizin için de önemlidir!.. Hayatınız ile ilgili…"

Hükümdar pek de yumuşamaz ama hadiseyi merak etmekten de kendini alamaz.
Hele kendi hayatıyla da ilgili olduğunu da duyunca; canı kıymetlidir ya…
Nasılsa adamın kaçacak hali yok. Anlattıklarını dinleyeyim ondan sonra öldürtürüm, gerçekten de belki benimle ilgisi vardır" diye düşünür ve adama dönüp:
"Anlat öyleyse…" der.

Bahçıvan anlatmaya başlar:
"Sultanım,
Benim babam da bir hükümdarın bahçesinde bahçıvandı.
O zamanlar sarayın bahçesinde değişik türden bir ceviz ağacı vardı.
Her nedense, bu ağaçta her sene sadece bir tane ceviz yetişirdi.
Fakat tam olgunlaşıp koparılacağı zaman ceviz kaybolurdu.

Üç sene geçmesine rağmen hükümdara bu cevizden yemek nasip olmamıştı. Bunun üzerine sabrı taşan ve kızan hükümdar babamı çağırıp şu emri vermiş;
"Bu sene cevize iyi sahip çık.
Eğer ki; bu sene de olgunlaşınca bana getiremezsen, kellen gidecek.
Bunu böyle bil!..
Zavallı babam, gece gündüz cevizin başında nöbet tutuyordu.
Gözü hep, o tek cevizde idi.
Olgunlaşsa da hükümdara götürsem ve ölüm-kalım sıkıntısından kurtulsam diye bekleyip duruyordu.
Vakit yaklaştıkça babamın artık gözüne uyku girmiyordu.
Nihayet bir gün bakıyor ki, artık cevizin tam koparma zamanı gelmiş.
Babam sevinç içinde…
Ama öyle bir şey oluyor ki; tam koparacağı zaman, bir karga gelip cevizi dalından alıp kaçıyor.
Eyvah ki eyvah!..
Babam arkasından koşar, bağırır çağırır ama ne fayda…
Gözü gibi baktığı ceviz gitti.
Artık yapabileceği bir şey yok…

Çaresizliği iliklerine kadar hisseden ve Allah'a sığınmaktan, halini Yaradan'a arz etmekten başka şansı kalmayan babam -Öyle ya, hükümdarın ölüm hükmünü şikâyet edecek daha üst bir merci yok- kargaya, "Benim sonumun gelmesine sebep oldun. Senin de sonun gelsin. Bu yaptığın yanına kalmasın" diye öyle bir beddua eder ki; zulme razı gelmeyen adaletlilerin en Adaletlisi Yüce Yaradan, adeta anında karşılık verir.
Daha o anda, karganın peşine takılan büyük bir kartal, pençesini attığı gibi karganın işini bitirir.

Babam aşağıdan kartala seslenir:
"Ey kartal, kimsenin yaptığı yanına kalmaz. Senin de sonun yakındır. Sen de girdin sıraya!.."
Derken bir de bakar ki, havada süzülerek uçmakta olan kartala bir avcı nişan almakta.
Tam isabet…
Avcının oku hedefine varıp kocaman kartalı pat diye yere düşürür.

Babam bu defa avcıya bağırır:
"Sen ne yaptın? Şimdi sen de girdin sıraya!.."
Avcı, babamın sözünden pek bir şey anlamaz.
O esnada, babam avcının yanına yaklaşırken ben arkasından ilerliyordum.

Babam birden avcıya bağırmaya başladı:
"Aman kendine dikkat et! Yılan ısıracak seni…" diye uyarır.
Fakat avcı daha ne olduğunu anlamaya fırsat kalmadan, yılan zehrini avcının bacağına boşalttı. Sonra da kıvrıla kıvrıla uzaklaşmaya başladı.

Olanları gören babam yılanın arkasından bağırıyordu:
"Ey yılan sen de girdin sıraya! Senin de sonun yakındır!.."
Henüz çocuk olan ben, neler olduğunun bile farkında değildim.
Sadece elime geçirdiğim büyük bir sopayla yanımdan geçmekte olan yılanın peşine takılmıştım.
Her şeyin farkında olan babam endişe ve kaygı içinde, "Aman oğlum, yapma evladım!" diye bağırıyordu.
Yılanı öldürüp kahramanlık yapacaktım ya,
Babamı duymazdan geldim ve aldırmadım bile…
Elimdeki sopayı var gücümle vurduğum gibi, yılanı oracıkta öldürdüm.

Bu hali gören babam daha bir perişan ve üzüntülü bir şekilde yanıma yaklaştı.
" Evladım,
Şimdi sen de sıraya girdin.
Niçin beni dinlemedin?" derken gözleri yaşlıydı.
Ama olan olmuştu.
Artık yapacak bir şey yoktu!..

Zalim de olsa hükümdar akıllı biriydi.
Bahçıvanın anlatımıyla neyin ne olduğuna uyanır,
Olayın farkına varır ve bahçıvanı öldürttüğü takdirde sıranın kendisine geleceğini anlar.
Korku ve kızgınlık içinde bahçıvana döner ve:
"Gözüme gözükme,
Hemen defol buradan!.." diye bağırır.

Böylece canını kurtarabilir bahçıvan.
Tabii ki, aynı zamanda hükümdar da...

***

Hayat işte…
Kimin hayatı kiminkine bağlı,
Kimin hayatı pamuk ipliğiyle bağlı,
Kim zayıfken güçlü, kim en güçlüyken en zayıf halde; belli olmuyor!

Hayat bu…
Neleri getirirken neleri götürür,
Ölecekken ömür yetirir.
Ölecek olma ihtimali,
Hükümdarı bile pes ettirir…
Ölüm böyledir işte,
Korkusu bile ürkütür,
Verdiğin emri geri çektirir.

Allah bu…
Adalet ve kudretin tek sahibidir!
Hükümdar da olsan kulsun,
Merakla kavrulursun.
Bahçıvanı küçümsersen,
Mazlum diye ezersen,
Adaletle hükmetmezsen,
Sıradaki sensin,
Ve, Allah'ından bulursun!..

Bir şey daha var;
Bu hükümdar şanslıymış,
Kendini silkeleyen, gafletten uyandıran, aklını başına getirten bir bahçıvanı varmış.
Ama Allah her hükümdara da böyle bahçıvanlar nasip etmiyor!..

 

 

Bir sonraki Bir Portre yazımızda buluşmak ümidi ile Allah'a emanet olun sevgili okurlar.

OGÜNhaber