Ülke nüfusunun neden tehlikeli sınırın altına düştüğü ve tehlikenin büyüklüğü

Geçen gün telefonuma bir mesaj geldi.
Mesaj, bir tweet ve aynen şöyle:
Günümüzde 35 yaşına gelmiş,
Erkeklerin yüzde 17’si evli,
Kadınların yüzde 24’ü evli,
1980 yılında bu oran,
Erkeklerin yüzde 87’si evli,
Kadınların yüzde 91’i evli,
Şeklindeydi. Plan tıkır tıkır işliyor…

Mesajın altındaki yorumlar:
“-Ekonomi bitti, evlilik lüks oldu. Kimse bu yaşta bu borcun altına girmek istemiyor.
-Sosyal medya herkesin beklentisini arşa çıkardı.
-Kimse kimseyi beğenmiyor, herkes daha iyisi vardır peşinde.
-Her ne kadar rejim bir günde değişse de toplumun inancı ve ananesi 1 günde değişmiyor.
-80’li yıllar İslam alışkanlığının son demleriydi.
-Kemalist rejimin tam sonucunu şimdi alıyoruz.”

Şimdi bu konuda son 35 yıla dair verilere bakalım:
Doğurganlık hızı ne demek?
Kısaca bir toplumda kadın başına düşen ortalama çocuk sayısı demektir.
Yıl-1990,
Doğurganlık hızı; 3,33,
Kadın başına ortalama 3'ten fazla çocuk demek…
Yıl-1995,
Doğurganlık hızı 2,90,
Yıl-2000,
Doğurganlık hızı 2,53,
Yıl-2010,
Doğurganlık hızı 2,08,
Yıl-2025,
Doğurganlık hızı 1,48…

Arkadaşlar!
Bu resmi veriler ışığında doğurganlık hızının azalmasına dair bir oranlama yapacağım şimdi:
1990’dan 2000 yılına geldiğimizde yüzde 24 azalmış,
2000’den 2010’a geldiğimizde yüzde 17,8,
2010’dan 2020’ye geldiğimizde yüzde 15,4,
2020’den bugüne kadarki azalma hızı ise yüzde 16…

Doğurganlık hızında kritik eşik nedir?
Cevap; 2,1 oranı…
Bu ne demektir?
Nüfusun yenilenme oranı demektir. Yani bir toplumun mevcut dengesini koruyabilmesi için o toplumdaki her bir kadının ömrü boyunca doğurması gereken çocuk demektir.

Türkiye bu eşiğin altına ne zaman düşmüştür?
2,08 oranıyla 2013 yılında…

Şimdi bu verilere göre iki tespit yapacağım:
—Her ne kadar etkili olsa da ekonominin kötü olması ana veya büyük bir sebep değilmiş.
Çünkü ekonominin iyi olduğu 2002-2010 yılları arası yaşanan düşüş, ekonominin kötü olduğu 2020-2026 arasından daha fazlaymış…
—Her ne kadar bir etkisi olsa da iktidarların seküler veya İslamcı, Kemalist veya anti-Kemalist olması asıl belirleyici değilmiş.
Çünkü seküler yönetimlerin olduğu 90’lı yıllarda da, İslamcı/Muhafazakar diye vasıflandırılan Ak Parti iktidarları döneminde de istikrarlı bir şekilde düşmeye devam etmiş.

Peki, Avrupa ülkeleriyle kıyaslarsak tablo nedir?
Şu anda 1,35-1,45 arası bir oranla neredeyse Avrupa ortalamasıyla eşitlenmiş gibiyiz.

1990’lardan bu yana, Avrupa 1,40-1,50 ortalamasında kendini sabitlemişken, Türkiye dikey sert bir düşüşle ve sosyologların tabiriyle “Demografik Şok” yaşayarak 3,33’ten 1 buçuğa düşmüş.
An itibariyle bakarsak; çok üzgünüm ve söylemek zorundayım ki Avrupa bize göre daha avantajlı.
Neden?
Çünkü onlar bir stabilite yakaladılar ama biz hala düşüşteyiz ve doğrusu, nerede durdurabileceğimizi bile henüz bilmiyoruz.

Şimdi zurnanız zırt dediği yere, yani en can alıcı noktaya geldik…
Düşüşün sebebi ne?

Söylenenler gibi dinden uzaklaşmak mı? Seküler yaşam ve yönetim mantalitesi mi? Yoksa ekonomi mi?

Arkadaşlar!
Hem hepsi hem de tek başına hiçbirisi…

Ben, okumalarım, gözlemlerim, değerlendirmelerim ışığında sebep olarak neleri gördüğümü söyleyeyim:


- Son otuz-otuz beş yılda yaşanan yoğun şehirleşme…
Kırsalda/köyde çocuk kol gücüydü ve yaşam maliyetini azaltandı ama şehirde tam tersi; çocuk yaşam maliyetini artıran bir unsur olarak görülüyor.

- Şehirleşme öncesi “Allah deldiği boğazı aç bırakmaz/Rızkı da beraberinde gelir” diye inanılırken, başta eğitim olmak üzere çocuğa kaliteli yaşam sunma/sunamama kaygısına gelindi.

- Şehirleşmeyle birlikte ve buna internet çağının hızlandırıcı etkisini de dahil edersek; bireyselliğin artarak çocuğun ebeveynin yaşam konforuna halel getirebileceği düşüncesi.
Eskiden “neslin devamı” denir, “soyumuz kurumasın” denir ve çocuk yapılırdı ama şimdi yaşam kalitesi çerçevesinde bir proje olarak değerlendiriliyor.

- Kadının eğitimlileşmesi ve iş yaşamına dahilliğinin artması.
Maalesef “çocuk da yaparım kariyer de” sloganı atılsa da; kariyerle çocuk yapma veya kariyerle kadının biyolojik saatlemesi birbiriyle çakışıyor ve söylemeliyim ki bu durumun sonucu kariyer önceleniyor.

- İnternet tabanlı Sosyal Medya çağı ve ortaya çıkan etkileşimin çocuk yapma konusunda negatif yansıması…
Türkiye özelinden bakınca; bana göre internet ve sosyal medya, demografik çöküşün hem direk vitrini hem de katalizörü/hızlandırıcısı oldu.
Zaten şehirleşmeyle başlayan beklenti yükselmesine, bir de internet ve türev enstrümanları eklenince beklenti iyice yükseldi ve bununla da kalmayıp oluşan sosyal medya standartları üzerinden bir kıyaslamacı refleks oluştu.
İnsanlar, çocuğuna sosyal medyadan gördüğü imkanları sunma hayaline ve onu gerçekleştiremeyeceğini de anlayınca yetersiz kalma endişesiyle çocuk yapmamaya yöneldi.

- İnternet-Sosyal Medya sebebiyle yüz yüze insan ilişkileri azaldı. Bu durum evlilikten ziyade flörtleşmeyi ve hatta hiçbir sorumluluk yüklemeyen sosyal medya ilişkilerini öne çıkarttı. Bu ise evlilik ve dolayısıyla çocuk yapmayı geriletti.

- Yine şehirleşme ve internetin birleşimiyle birlikte “böyle bir dünyaya çocuk mu getirilir” babında bilgi kirliliği ve önü alınamaz bir kaygı pompalanması başladı. Bu ise “azıcak aşım ağrımaz başım” geleneğinin modernist formu olan “yalnızlaşma kültürünü” getirdi.

- Şehirleşme ve hatta dönüşüme uğrayan şehirleşme, kitleleri internet ve sosyal medya algoritmasını yapanların subliminal algı operasyonlarına açık hale getirdi. Bu ise dinin insan hayatında belirleyiciliğini iyice azaltmaya başladı.
Bu durum sadece İslam dini için değil; diğer dinler için de geçerli.
Ama Hristiyanlık sekülerleşme veya dinin devlet ve birey üzerindeki etkisinin azalması sürecini çok önce yaşadığı için; onlar, düşen doğurganlık hızını son 50 yılda bir şekilde stabil hale getirebildiler.
İslam toplumları ise yeniye kadar bu konuda iç içe geçmiş bir yaşamı yeğledi ve yaşadı.
Ama internet tabanlı teknolojilerin iyice yaygınlaşmasıyla birlikte özellikle İslam toplumları, tabir caizse “nar çiçeği gibi açıldı” ve bu teknolojileri icat edenlerden çok daha fazla kullanmaya başladı.

Ben söylemiyorum, istatistiksel veriler söylüyor;
Türkiye, Avrupa ülkelerinden en fazla internette vakit geçiren,
cep telefonu kullanmada dünyada ilk 10’a giren ve interneti bilgi alma, bankacılık ve profesyonel işler için kullanmaktan ziyade daha çok “Instagram, TikTok ve YouTube vb.” “hava-cıva” işlerde kullanan bir ülke.

Bunun sonucu nedir?
Dinin bireysel ve toplumsal belirleyiciliğinin azalması.
Son 25 yıldır Muhafazakar diye tanımlanan bir iktidar olmasına ve Peygamberimizin “Evleniniz, çoğalınız; çünkü ben kıyamet gününde sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim” buyruğuna rağmen doğurganlık hızının hızla düşmesi…

Son olarak:
Başta “Evlilik Kredisi, çocuk yardımlarının artırılması, çalışan anneye kolaylıklar getirilmesi” gibi uygulamalar olmak üzere; iktidarın, doğurganlık hızını artırmaya matuf aldığı, alacağı tüm tedbirleri destekliyorum.
Eğer bunu bir “milli güvenlik” meselesi görüp (bence bir milli güvenlik meselesidir) yeni adımlar planlayacak olsa; onu dahi, “ama/fakat/lakin” demeksizin tam ve gönülden desteklerim.

Arkadaşlar!
Bu bağlamda iktidar ve devletin yaptıklarını asla küçümsemeyin, önemsiz görmeyin ve siz de destekleyin.
Çünkü bir şeyin tamamını elde edemiyorsan, elde edebileceğin kısmı da tersyüz etmek asla akıl kârı bir davranış değildir.
Alınan ve alınacak olan bu ve benzeri tedbirler sayesinde, doğurganlık hızı artırılamasa bile hiç olmazsa düşüş azaltılır ve mevcut seviyelerin altına düşmez.

Açıkçası, ben bu konuda “sen-ben kavgasına girmeden”; başta iktidar olmak üzere tüm siyasi partilerin, STK’ların, belediyelerin ve hatta muhtarlıkların müşterek bir yaklaşım çerçevesinde ittifak etmelerini bekliyorum.

Tıpkı, Hz. İbrahim’i yakmak için büyük bir ateş yakan Nemrud’un ateşini söndürmeye su götüren karıncanın “Hiç olmazsa safım belli olur” dediği gibi demek ve yapabildiğini yapmak lazım…


Bir sonraki Bir Portre yazımızda buluşmak ümidi ile Allah'a emanet olun sevgili okurlar.

OGÜNhaber