Benim bile gördüğüm ama iktidarın göremediği Rapallo Sendromu

Rapallo Sendromu nedir?
Birinci Dünya Savaşı’nın galibi İngiltere ve Fransa, eline kağıt-kalem ve cetveli alıp; işlerine-dişlerine göre bir dizayn yaparlar.
Ama,
İki ülkeye vebalıdır:
Almanya ve Sovyet Rusya...
Almanya,
Yenilmiş, aşağılanmış ve tazminatlarla anası ağlar vaziyete…
Sovyet Rusya ise,
Bolşevik Devrimi sonrası, Batı tarafından tanınmamış, dışlanmış, ekonomik ve diplomatik yaptırımlarla inletilmekte…
Hal ve ahval böyleyken,
1922’de İtalya’nın Rapallo kasabasında bir ekonomik forum düzenlenir.
Forumun konusu Almanya ve Sovyet Rusya olmasına rağmen; yapılan tek şey, bu iki ülkeyi masadan itmekten başka bir şey değildir.
Forum devam ederken,
Dışlanmak ve ötelenmekten kurtulamayacaklarını anlayan Alman ve Sovyet Rusya heyetleri gece gizlice bir araya gelir ve Rapallo Anlaşması’nı imzalarlar.
Anlaşmaya göre;
Karşılıklı borçları silerler,
Ticaret yapma konusunda mutabık kalırlar,
Ve,
Daha da ötesi, savunma sanayi konusunda işbirliğine varırlar…

Ertesi gün…
Herkes şaşkın ve herkes şokta…
Nasıl olur da, birbirine benzemez iki devlet böyle bir anlaşmayı imzalar!
O günden sonra,
Bir egemen gücün dışlamacılığına ve orantısız güç kullanımına karşı hayatta kalmak, güçlenmek ve bir denge oluşturmak düşüncesiyle iki veya daha fazla benzemezin ittifak yapma psikolojisine Rapallo Sendromu denmiştir.

Türkiye’ye bakalım:
Bu sendromun semptomları olan, “Dışlanma/Baskı/Ötekileştirme ve Etkisizleştirme” yaşanıyor mu?
Evet…
Peki,
Ahali bu durumdan şikayetçi mi?
Hem de nasıl!
Hem iktidarın yaşattığı sendromik semptomlardan, hem de iktidarın düşürdüğü geçim sıkıntısından olağanüstü kızgınlık içinde…
İktidar, ahalinin sıkıntısına çözüm arıyor mu?
Tam tersi…
Sorunları gargaraya getirici manipülasyon ve dezenformasyon peşinde…
Sonuç olarak ne diyebiliriz?
Muhalif partiler boyutuyla henüz sembolik düzeyde olsa da; sosyolojik tabanda/toplumsal boyutta sendromun anlaşmaya dönüşmüş hali mevcut.
Bunu,
31 Mart 2024 Yerel Seçimlerinde gördük mü; gördük.
Daha yakında ise,
Dün iktidara yakın bazı yorumcular dedi ki:
“Kılıçdaroğlu için toplananlar homojen, Özgür Özel için Güvenpark’ta toplananlar ise heterojendir. (Farklı parti ve sendikaların katılımıyla oluşan bir kalabalıktır)
Aslında,
Küçümseme amaçlı söyledikleri bu sözler, muhalif ahalideki sendromun teyitinden başka bir şey değildi.
Üstelik,
Bu dipsel/tabansal heterojenik müttefikleşmenin partilerarası yazılı veya sözlü bir mutabakat olmaksızın; spontanik ve doğalite içinde tezahür etmesi; iktidar gücünün dışlama/öteleme ve özellikle ahalisiz politika tercihine karşı oluşan “Rapallo Sendromu”nun ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor…

Peki,
Bu bağlamda bundan sonra ne olur?
Buna suyun akışı karar verir.
Suyun akışını ise, Subaşı belirler…
Artık,
O da, suyu yükseltip balıklara mı karıncaları yedirir yoksa suyu kurutup karıncalara mı balıkları yedirir; onu da zaman gösterir…
Ama ,
Sanki, balık ve balıkçıların suyu kesilecek; karıncalara yol verilecek gibi…

***************

Kılıçdaroğlu’nun/Kemal Bey’in Tarihî Konuşması

Dikkatle dinledim…
Tespitlerim:
- Adeta,
Kötücül bir iddianamenin kötü hazırlanmış bir özetini okudu…
Sanki,
İBB Davasından tutuklanacakmış, “Etkin Pişmanlıktan istifade edip itirafçı olursan tutuklamayız” denmiş de; eline tutuşturulan metni okuyor gibiydi…
- Galiba,
Erdoğan’ın “…milletim ve Allah beni affetsin” sözünden çok etkilenmiş olmalı ki; özür dilemelere doyamadı…
- Konuşmanın bir noktasında, metni kendisinin hazırlamadığına kesin emin oldum.
Eğer kendi hazırlamış olsa,
Uşak Belediye Başkanını, kendisinin üç dönem milletvekili yaptığını hatırlar ve ondan bahsetmezdi.
Kendi hazırlamış olsa,
15 Temmuz Darbe Girişimine “tiyatro” benzetmesi yaptığını hatırlar, “FETÖ artıklarını temizleyemedim; özür dilerim” demez ve iktidarın “Mutlak Butlan” tiyatrosunda beceriksiz başrolcü olmazdı.
- Bir de,
“Durmak yok…” dedikten sonra “yola devam…” diyecek gibi olması beni çok gülümsetti…

Özgür Özel’de yürümekten bahsetti, Kılıçdaroğlu da…

Ama,
Kılıçdaroğlu mecazda kaldı; Özgür Özel Anıtkabir’e yürüdü…
Kılıçdaroğlu “Müesses Nizam”ı savundu; Özgür Özel “Müesses Nizam” üzerinden vurdu…
Özgür Özel ve kitlesi hem öfke hem heyecan hem de ümit doluydu.
Kılıçdaroğlu ve kitlesi, kendi söylediklerine kendileri de inanmıyor olmalılar ki, oldukça patatik bir durumdalardı…
Kılıçdaroğlu ve kitlesi “…şu konuşma bitse de gitsek”,
Özgür Özel ve kitlesi “… şu konuşma ve miting  biraz daha sürse de gitmesek” havasındaydı…
Kılıçdaroğlu, patronun adamı edasıyla “tapusuz arazime gecekondu kondurtmam” havasındayken;
Özgür Özel, “eski çamlar bardak oldu babalık” havasındaydı…

*****************

Arınma/Arındırma Mevzusu
Doğrusu, bende şaşkınlık yaratan bir husus bu…
Arsızlar nasıl arındırma yapabilir ki?
Arınma/arındırma için öncelikle “ar” sahibi olmak lazım değil mi…
Arınmadan en çok bahseden, en çok arınmış ve hatta durulanmış mı oluyor yani…
Öyle olsa,
En çok sevişenin, en çok çocuğu olurdu…
Aksine,
Bu kelimeden bu kadar çok bahsedilince; benim aklıma, hep “herkes kendinde olmayandan en çok bahseder” sözü geliveriyor.

Son Söz:

Ahali öyle bir noktaya gelmiş ki; artık “gerçek”in bir önemi kalmamış.
Tabir caizse;
Ahalinin yüzde 65-70’i şu noktada:
1-
“Avrat tuz benim bir yerlerim cız” ederken; sen kalkıp da bana “iktidar ağzıyla” konuşursan; “Allah bir” demen haricinde, özrüne de/hesaplaşmana da/haram lokma yemedim gibi mangaldan kül savurmana da itibar etmem arkadaş…
2-İktidarın doğrusu şaştı yanlışı bini aştı; muhalefete dönük yolsuzluk/kanusuzluk/hırsızlık iddiaları haklı gerekçe ve somut bilgilere dayansa bile artık umurumda değil…

O yüzden,
Demem o ki;
İktidarın, Kılıçdaroğlu Operasyonu geri tepmiştir, prematüre doğmuştur ve öyle görünüyor ki küvezden çıkma şansı da yok gibi…
Şu anda,
Eminim, sarayın siyaset mühendisleri veya taht varisi klikler arasında; hem birbirini karalama kampanyası, hem de “acaba biz nerde yanlış yaptık” sorgulaması veya “…yoksa bizim için oyun kuranlar bize mi oyun kuruyorlar” şüphe ve tedirginliği had safhaya ulaşmıştır.

Görünen o ki;
Türkiye iktidarının siyaset mühendisleri,
Türkiye üzerinde siyasi mühendislik yapan “dış güç” mühendisleri kadar bile itinalı değiller.
Onlar,
Yaptıkları projelerde sosyolojik zemin etüdüne mutlak titizlik gösterirken; Türkiye iktidarı balçık zemini umursamadan Aliyev Towers kurmaya azmetmiş gibi…
Ya da,
Trump’ın gönderdiği Trump Towers mühendisleri iktidara ters manyel yapıyor…
Çünkü,
Taban, kimyasına uymadığı için dökülen betonu geri kusuyor.
Sokak, sarayın hesabını reddetmekle kalmıyor; iadeli-taahhütlü gerisin geriye iade ediyor.

Yazıyı bitirecektim ama yine aklıma geldi ve yine söylemeden duramayacağım:
Yav Arkadaş!
2009 yılında 200 TL’lik banknot çıktığında 132 dolar alıyordu.
Şimdi ise 4 buçuk dolar bile alamıyor.
2018’de, Emekli Bayram İkramiyesi 1000 TL ve Diyanet’in belirlediği kurban bedeli 850 TL idi.
Bugün ise, İkramiye 4000 TL ve Diyanetin kurban bedeli 18.500 TL…
Böyleyken,
Bir iktidar nasıl olur da, böylesi namüsait koşullarda ve üstelik balçık zeminde, Azerbaycanvari betonermecilik yaparak Aliyevimsi bir Tower dikmeye kalkar!
Bir iktidar nasıl olur da, kendi ülkesinin güncel realitesi ve sosyolojik zemin refleksine bu kadar kör/sağır ve aklını sıfırlamış olur!

************

Dedim ki:
Kılıçdaroğlu’nu dinledin, Güvenpark’ı izledin…
Ufukta ne var?
Dedi ki:
Ufukta ne olduğunu bırak; CHP’den doğan Menderes’e bak…

OGÜNhaber