Biz de böyleyiz; Yağmasak da gürleriz

Ogün Haber’in iki köşe yazarı…
Sayın Okan Geçgel ve Sayın Murat Demir…

Geçgel’in yazısının başlığı şöyle:
Siyaset gerilimle değil, sorumlulukla yapılır.

Demir’in ise son iki cümlesi şu:
Siyaset; bağırarak değil, ikna ederek yapılır.
Demokrasi; engelleyerek değil, konuşarak güçlenir.


Bunları görünce aklıma Recep İvedik geldi:
“Tekne bir koyda duruyor…
Başında kaptan şapkası bulunan fiyakalı rehber başlıyor konuşmaya:
—Şuanda içinde bulunduğumuz koy akvaryum diye adlandırdığımız koydur.
Derinliği 55 metre olan koyumuzda tam 300 çeşit balık türü yaşamaktdır.
Tam bu esnada,
Recep İvedik’le zaten iyice gıcık olduğu rehber arasında şu diyalog geçer:
—Saydın mı lan?
—Saydım tabi efendim..
—Yine say lan hadi! Say!..
—Sayarım efendim n’olacak yani… Lüfer, kefal, kargöz, mezgit, müren, yılanbalığı, çinekop,  kalkan… Immm.. Lüfer saymışmıydım ben…
—N’oldu len! Hani 300 çeşit balık vardı burda…  291 tanesi nerde lan!”


Tek bir şey soracağım:
“Arkadaşlar!
Teoride, dediklerinizin altına ben de imzamı atıyorum.
Ama,
Pratikte bu dediklerinize gerçekten kendiniz de inanıyor musunuz?”
Eğer inanıyorsanız;
Yazdığınız yazı Danimarka demokrasisi ve siyaseti için mi?
Eğer inanmıyorsanız…
Boş verin; inanmasanız da yazın gitsin… İnanmadan yazmanın sağlığa bir zararı yok nasılsa…

Bu cümleyi kurunca da aklıma bir fıkra geldi:
Emekli bir Amca…
Hastaneye gider ve genç doktora der ki:
—Evladım!
Biliyorsun artık emekliyiz. Sürekli kahvehanede arkadaşlarla hasbihal ediyoruz.
Arkadaşlar her hafta kuş uçuruyorlarmış
Ama
Benim kuşum üç ayda bir bile uçmuyor. Onların yanında susup kalıyorum!
Genç doctor muzipce gülümseyerek der ki:
—Amca!
Sen de susma… Kuşun uçmasa da uçtu diye söyle… Söylemenin sağlığa bir zararı yok…

******************

Bayrakçılık ve Ülke Temsili
İki haber…
Birincisi:
Alperen Şengün All-Star seçildi…
İkincisi:
Hataylı lise öğrencisi Ayşe Naz Kara, Amerika’da düzenlenen Uluslararası Copernicus Olimpiyatı'nda Doğa Bilimleri dalında dünya birincisi oldu…
Gayet güzel…
İkisini de başarılarından dolayı yürekten tebrik ediyorum…
Fakat garibime giden bir şey var:
Ülke bayrağımızla poz vermek,
Ve,
“Daha çok başarılar kazanarak/madalyalar alarak ülkemizi gururlandırmak/en iyi şekilde temsil etmek istiyorum” sözleri…

Gerçekten merak ediyorum
Acaba,
İsveç’li, Finlandiyalı, Amerika’lı, İngiliz çocuklar da benzeri bir başarı kazanınca ülke bayrağı açıp; ülkesel temsil ve gururdan bahsediyorlar mı?
Acaba,
All-Star’a seçilen Slovenyalı Doncic, Sırbistanlı Jokic, Fransız Wembanyama da bayrak açıp ülkesel temsil ve gururdan bahsetti mi?
Veya,
EuroBasket’de oynayan Amerikalılar,
Mesela Fener’li Baldwin veya Hordon Tucker; Amerikan bayrağı açarak, “ülkemi Avrupa Liginde en iyi şekilde temsil ederek gururlandırmak istiyorum” diyorlar mı?
Diyebilirler,
Belki de diyorlardır…
Ama,
Eminim ki hiçbiri bizim sergilediğimiz kadar abartılı ve gösterişli bir gurura gark olmuyordur.
Neden?
Gerek duymuyorlardır…
Neden?
Birey olmanın bilincindeler ve kompleksten arınmışlar…
Neden?
O ülke vatandaşları, bizim allayıp-pulladığımız ve binde bir elde ettiğimiz başarıları rutin hale  getirdikleri için ülkesel gurur vesilesi bile yapmıyorlar.
Yani nedir?
Bu tarz sevinç gösterileri ve ülkesel gururlandırmalar olsa olsa Üçüncü Dünya refleksidir.
Ve,
Milli Kompleks’in, Milli Kimlik adı altında münferit bayrak töreni sermonisinden başka bir şey değildir!

Bu Milli Kompleks öyle bir şey ki;
Daha ilkokula başladığın anda başlar:
Benim evladım okuyacak büyük adam olacak…
Büyük adam olmak neyse artık…
Birey olamadan büyük adam nasıl olunacaksa artık…

Öyle bir misyon yüklenir ki:
Önce ailenin gururu,
Sonra mahallenin, sonra şehrin, son tahlilde ülkenin milli gururu…

Yahu arkadaş!
Bu nasıl bir eziklik, nasıl bir kompleks ise adeta millileşmiş bir gururculuk akımına dönüşmüş…
O çocuk
Sanki bir birey/bir insan değil de; ailenin veya ülkenin emek mahsülü olan bir Yapay Zeka İnsan…

Aslında çok garip bir paradoks:
Yapay zeka ürününe çevirdiğimiz çocuklardan yapay zeka yapacak başarıyı beklemek…
Sanki
O çocuk, “hadi artık doğurun beni” diyerek kendi inisiyatifiyle dünyaya gelmiş, “ailsine/ülkesine gururlandırma sözü vermis” ve tabi doğal olarak da yüklendiği misyonu ifa etmek zorunda imiş gibi…
Sanki
Aileler ve ülkeyi yönetenler doğmamışlar; hüda-yı nabit olarak var olmuşlar ve gururlandırılması gereken bir mevkide konumlanmışlar gibi…
Yahu!
Neden bir çocuk ailesinin,
Bir vatandaş ülkesinin gururlandırıcısı olmak zorunda be arkadaş… Neden neden?
Halbuki
Ailenin özgür bireyi, ülkenin özgür vatandaşı olunabilse/olmaya fırsat verilse, o çocuk/o vatandaş zaten telkine gerek kalmaksızın gurur duyulası birisi olacak…
Ama yok,
Olur mu hiç!..
Çocuklar için en doğru ve iyisini aile,
Vatandaş için en doğru ve iyisini devlet bilir!
Öyle ya;
Yüce bilgeliğimize göre
Kızı kendi gönlüne bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya kaçar…
Peki,
Öyle yaptık, böyle baskıladık, şöyle dayattık da ne oldu?
Çocuklarımız allame-I cihan bir vatandaş olup küresel başarılarla mücehhez gurur pınarları açıp onursal ab-ı hayat mı akıttılar, akıtıyorlar?
Çağ açıp çağ mı kapatıyorlar?
Yoksa
Dünyayı güneş ekseninden çıkartıp ülkemizin etrafında mı döndürmeyi başardılar?
Ben söyleyeyim;
İşte eserimiz… Mal meydanda…

OGÜNhaber