Cengiz Aygün'ün kaleminden, 'Tarafsızlık adına geçmişe sövmek'

Malumunuz ben haftada iki yazı yazıyorum, bu yüzden hangisini yayına versem derken, aynı fikir ve paralelde yazı yazdığım, nerede ise “elimde büyüdü” diyebileceğim, çok sevip, saygı duyduğum Erkan Yılmaz kardeşimden sayfasına beni konuk etmesini istedim. Sağ olsun oda beni kırmadı ve onun sayfasından da sizlere “merhaba” diyerek, bir yazımı paylaşma imkanım oldu. Gelelim yazımıza ;

Tarafsızlık adına geçmişe sövmek...

Oldum olası bazı tiplere gıcık olurum…

Kimlere mi?

Yıllarca yol arkadaşlığı yapıp, üst makamları paylaşıp, hiç muhalif ses çıkartmayıp; tüm makam ve koltukları elden gidince karalama yapanlara…

Mesela; Abdullatif Şener. 2002’den 2007’ye kadar başbakan yardımcılığı yap, bu süreçte kamuoyunca bir eleştirin duyulmasın, sonra kalk, 2007’de birilerinin gazına gel ve “sürüden ayrıl”

Sonraki süreç ihtirasların cihetinde gelişmesin ve hayal kırıklığına uğra, en sonunda ise; “AK Parti ve Erdoğan kötüdür” içerikli eleştiri ve eylemlere başla…

Ama Meral Akşener’e gıcık olmam...

Eleştirilerinin, içeriğine şiddetle karşı olsam da; hoşgörüyle, “yapabilir hakkıdır” diye karşılarım.

Çünkü; Erdoğan ve AK Parti’yle beraberliği sadece birkaç gün sürmüş ve “ben sizinle yürümeyeceğim” diyerek ayrılmıştır.

Erkan Mumcu’ya da, “gıcık” olmam mesela…

Üstelik, Mumcu da, Şener gibi epeyce bir yıl, beraber yol arkadaşlığı yaptı Erdoğan’la…

Nedeni, Niçini bir yana, adam ayrıldı son tahlilde ve sonra sustu, ihtirasla söylem ve eylemsel saldırganlığa veya “sorumsuz söz söylemenin şehvetine” kapılmadı, Mumcu yapamazmıydı..?

Valla, şuanda yapanlardan çok daha usturuplu, dolu dolu ve belki daha hamasi yapabilirdi ama; “Bugüne kadar aklın neredeydi?” veya Birinin kötü olduğunu yıllarca anlamayacak kadar basiretsiz miydin?” sorularını, kendi iç sesiyle cevapladı ve susmanın erdem olduğunu düşündü.

2002’de başlayan AK Parti’li yıllarda bunların epeyce örnekleri oldu maalesef.

İsimlere girmek istemiyorum, ama kendini vazgeçilmez sananlar hep oldu.

Şimdilerde ise Ömer Dinçer’den “Yönetim Dersleri” rüzgarı esiyor, yazdığı gazete köşesinden…

“İbni Haldun’dan, Kutadgu Bilig’den, Ahlak-ı Alai’den yönetim dersleri,” gibi gibi…

En son; geçen gün, “AK Parti’nin Adalet Yürüyüşü ile imtihanı” başlıklı bir yazısı var ki; bu satırları yazmama sebep, bardağı taşıran son damla oldu.

Peki, kimdir bu Muhterem?

Bu Zat-ı Muhterem’in Erdoğan’la beraberliği, belediye başkanlığı günlerine uzanır.

2003-2007 arası Başbakan Erdoğan’lı yıllarda Başbakanlık Müsteşarıdır. Sonra 60 ve 61. Hükümetlerde Çalışma Sosyal Güvenlik ve Milli Eğitim Bakanlığı görevlerinde bulunmuştur.

Yaklaşık 10-15 yıllık, Erdoğan’lı geçmişe sahip birisi, akademisyen, Prof titirli…

Tarihe mal olmuş bilge kişiliklerin sözleriyle, yönetim dersleri vermesini bir kenara koyup, son yazısına değinmek istiyorum.

Çünkü İbn-i Haldun, Kutadgu Bilig ve Kınalızade Ali Efendi’den alıntılarla başlamıştı, “Turfa müneccimliğe”

Fena da değildi, gayet etkili sözlerdi, derinlik de vardı, belagat da, kıyas ve anlam bütünlüğü de…

Çünkü; analiz, sentez değil; nakil ve uyarlamacılık vardı söylemlerinde.

Son yazısında ise; tarihten, bilge kişilerden başlattığı “ders verme” silsilesini günümüze getirip, kişisel çıkarsamalarla, kendi “öğüt ve öğreti”sini(!) dile getirmiş.

Başlıyor Sayın Hocam; 28 Şubat’a karşı yapılan eylemle, Kılıçdaroğlu’nun (sözüm ona) adalet eylemini kıyaslamaya, yani elmayla armutu aynı görüp, aynı sepete koymaya, Allah aşkına bu iki eylemi nasıl kıyaslarsın, 28 Şubat sürecini yaşamış birisi olarak bu kıyası nasıl yaparsın, en basitinden; yaptığın, 28 Şubat mağdurlarına haksızlık değil mi hocam?

Kılıçdaroğlu’nun eyleminde gördüğün, 28 Şubat’variliği bizim cahil kafamıza da anlatsan, gidersek cehaletimizi…

"Neyin peşindesin Sayın Dinçer?"

Adama sormazlar mı; “Bugün mü geldi aklın başına?”, adama demezler mi; “Baş müşavirken, milletvekili ve bakanken, ne yapıyordun?”, yoksa sen de mi “Ben söyledim ama Erdoğan dinlemedi” diyeceksin?, ama böyle demezsin, diyemezsin…

Çünkü, adama sorarlar; “Sözünün dinlenmediği yerde yıllarca neden durdun?” diye, “Koltuklar, makamlar varken lal mi oldun?” diye…
Yoksa, sen de mi; sorumsuz söz söylemenin şehvetine kapıldın?

Yahu; bu Erdoğan ve AK Parti senin ayrılmanla birlikte nasıl da bozuluvermiş, sanki Ömer Dinçer gitsin diye sipere yatmışlar; kötücül ruhlarını yüzeye çıkartmak için, varlığını hep engel görmüşler ve o yüzden seni uzaklaştırmışlar; adaletsizlik, zulüm ve haksızlık yapabilmek için…

Diyelim ki böyle oldu Sayın Dinçer…

Peki sen, bu kadar mı basiretten ve ferasetten yoksundun da anlamadın; bu parti ve liderine dair söylediğin handikap ve eksiklikleri?

Bu kadar hakkaniyet ve doğruluk abidesiydin madem; neden bekledin bugüne kadar bunları söylemek için?

Sayın Dinçer; 10-15 yıl, birinin iyi veya kötü olduğunu anlamak için çok uzun bir süre değil mi?

Ve bu kadar zamanda hiçbir şey söylemeyip, sonra sureti haktan görünerek eleştirmeye başlayanlara ne derler, hiç düşündün mü?

Ve içindeki hırs, garez ve ihtiras o kadar mı büyümüş ki; tarihi bilge kişilikleri alet ettin kendini delillendirmeye?

Bu kadar çok mu kızdın da; 28 Şubat ve Kılıçdaroğlu Eylemi metaforunu yapabildin?

Neden sayın Dinçer neden? Tarihsel metafor ve güncel aforizmaların neden?...

Yahu anlat da, biz de öğrenelim; bu Erdoğan’ın millete ve sana yaptığı yanlışlık ve haksızlıkları…

2002’den beri yaşanan zorlukları en iyi sen bilirsin, kamuoyuna yansımayanları bile bilirsin.

Çünkü Müsteşar’dın, Milletvekili idin, Bakan’dın…

Bugün de yaşananları en iyi senin gözlemen ve görmen lazım, kurulan oyunların millete ve devlete maliyetlerini öngörmen lazım, masumane görünen şeylerin arkasındaki sinsilikleri fark etmen lazım…

"Sayın Dinçer, Derim ki Sana…"

Eleştirmek güzeldir, iyidir ve gereklidir, eleştiri daha az hata yaptırır, daha iyiye teşvik ve tevsik eder.

Ben de eleştirdim, eleştiriyorum ve eleştireceğim, ama ben sadece eleştiriyorum, Vurmuyorum…

Bilirsin vurmakla eleştirmek aynı şey değildir, sen ise; eleştiriyormuş gibi vuruyorsun, bu doğrudan vurmaktan daha beterdir.

Sen hepimizce muteber tarihi kişiliklerle vuruyorsun, sen 28 Şubat mağduriyet benzetmelerinle vuruyorsun.

Vurma hocam vurma, ama dibine kadar eleştir.

İşte o zaman ben de seninle beraberim,

Ha… Bana kalkıp da sakın demeyesin; “Ben yaptım mı böyle yaparım, tarihselliği de kullanırım, başka şeyleri de”,

Sakın demeyesin; “Ben öyle eleştiriyorum ki; kendi görev zamanlarımı da katarak bugünleri zemmederim”

Bu vefasızlık, zalimlik olur, bu nankörlük olur, bu ihtiras için adam satmak olur, bu doğrudan vurmak gibi hasımlığı beceremeyip, arkadan dolanmak olur.

"Derim ki sana, Sayın Dinçer…"

Yıkmak kolaydır, yapmak zordur, yapamıyorsan susmak en güzelidir, bazen, sükut en güzel erdemdir.

Ben de sana tarihsel figür kullanarak bir söz söyleyeyim, senin kadar eskilere gitmeden;

Mehmet Akif der ki;
“Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir,
Onu en çolpa herifler de emin ol becerir.

Sade sen gösteriver 'işte budur kubbe' diye,
İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye.

Ama gel kaldıralım dendi mi heyhat o zaman,
Bir Süleyman daha lazım yeniden bir de Sinan.”

Not: Son zamanlarda Sayın Cumhurbaşkanının yanında imiş gibi davranıp, makam mevki verilmezse Dinçer'den beter olacak da çok kişi var maalesef. Bu yüzden her daim şükrediyorum, kendime ki hiç bir siyasi ve bürokratik bir beklentim yok ve olmayacak.

Bu yazımda sevgili Erkan Yılmaz kardeşimin sayfasını işgal ettim, tekrar teşekkür ediyorum. Allah'a emanet olun sevgili okurlarımız.


Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.
OGÜNhaber