Din ve devlet algımız… Tanrı’ya kulluk ve devlete vatandaşlık algımız…
O kadar çok benzerlik arz ediyor ki…
Din ve devleti, kaynağından öğrenmek ve iman etmek yerine; birilerinin anlattığı dine ve birilerinin yönettiği devlete inanırız.
Dinin kitabı ve devletin yasalarını konuşuruz ama her ikisinin de içeriğinde ne olduğuna kafa yormayız.
Hatta bilmemenin/öğrenmemenin dayanılmaz cazibesiyle yaşamayı tercih ederiz.
Lafta,
Dine de, devlete de inancımız sonsuzdur ama sadece itikadi ve taklidi mahiyette…
Yani,
Teorik Müslümanlık ve teorik vatandaşlık candır deriz…
Dini de, devleti de abartılı şekilde yüceltiriz fakat Tanrı’ya hile-i şeriyye yapmayı, devlete ise yasaların açıklarını kullanmayı severiz.
Devlete karşı işlenen suçlarda af çıkmasını bekleriz; dine karşı yanlışlarımızda ise Tanrı’nın affedici olduğunu söyler; Kandil gecelerine, hacca gitmeye veya falanca şeyhin tövbe seremonisine yahut da bilmem hangi sureyi bilmem kaç defa okumaya sığınırız!
Devletten korkarız ama kaçak çay, kaçak sigara, kaçak mazot kullanmayı maharet biliriz.
Allahtan korkup dine sarılırız ama teravih için jet imam arar veya “Tanrı şarabı haram kıldı” deyip viski içer kendi fetvamızı kendimiz veririz.
Hal böyle olunca,
Devlet işlerinde de, din işlerinde de aracıdan geçilmez olur.
Tanrı’ya ulaşmak için cemaat-tarikat gibi kurumsalsılara veya şeyh-hoca veya gavs gibi yücesimsi kişilere yüz süreriz.
Devlet işlerinde başbakana, bakana, valiye veya bilmem hangi kaymakama ulaşmak için falanca fırıldak siyasetçiyi veya filanca iş bitiriciyi aracı kılarız!
Bu ise,
Göklerde kurduğu dehşetengiz sarayında köşküne kurulmuş kralvari bir Tanrı algısını oluştururken; yerdeki sarayında köşküne kurulmuş kralı da Tanrı gibileştirici bir algıya yol açar.
Zaten,
Buna muvafık ve mutabık klişeler de hazırdır; Tanrıya şirk devlete şerik olamaz!
Tanrı, kitabında onlarca defa “efele takilun/siz hiç akletmez misiniz” diye ikaz etmiştir ama dinin pratiğinde sadece teslimiyet ve sadece falanca/filancanın anlattığı din esastır.
Devlet “bütün vatandaşlar eşittir” der ama devlet-vatandaş ilişki durumunda böyle bir pratiğe nadir rastlanır.
Biri veya birileri çıkıp da; yaşanan/yaşatılan Tanrı-kul/Devlet-vatandaş ilişkisi yanlıştır dediğinde ise; “Maazallah” diye başlayan koca koca cümlelerle küfre girmek/hapse girmek ikazları peş peşe gelir.
Çünkü,
Din günah/cehennem, devlet yasak/hapis olgusuyla tariflenmektedir.
Her ikisinde de korku iklimi egemendir.
Birisinde zebaniler, diğerinde ise güvenlik güçleri ön plandadır.
Ezcümle;
“Ben size şah damarınızdan daha yakınım” diye buyuran Tanrı’ya erişim imkansız hale geldikçe ve üstelik bu mesafe aracılarca daha da açıldıkça; devlet yöneticilerine Tanrısal güç atfı ve mucizevarilik yolu dibine kadar açılıyor.
Eğer bir yol açılmışsa da o yol mutlaka kullanılır hatta otobanlaşır bile…
Vatandaş kendi hakkını bilmezse idarecisini müstebitleştirir; kul, inandığı dini doğru bilmezse Tanrı’yı erişilmezleştirir ve emeği, aracıların insafında sıfırlanan çiftçi gibi el elde başbaşta kalır!
Not:
Bu tespitimi sadece güncelite çerçevesinde düşünmeyin. Kastım hem dün hem bugün içindir. Hem muhafazakâr hem de seküler anlayışlar içindir. Abartılı yücelti konusunda birinin diğerinden bir farkı yoktur.