Erdoğan-Referandum-AK Parti ve rehavet

Tüm siyasal ve ideolojik kuşatılmışlıklardan azade bakabilen her akıl sahibi insan için 16 Nisan referandumu Güçlü ve Büyük Türkiye için kritik bir zaman dilimine işaret ediyor.

Cumhurbaşkanlığı hükümeti sistemi için geri sayımın başladığı şu demlerde, küçük de olsa bir özeleştiri yapmakla, doğru ve yapısal adımların atılmasına öncülük etmeyi ve üzerimizde biriken ataletten kurtulmayı başarabileceğimizi düşünmek için “özeleştirel” düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Büyük düşünür Kant’ın ifadesiyle, “en büyük siyaset samimiyet” olduğuna göre; gelin kimlik ve fanatizm üzerine kurulu küçük çıkarlar yerine, medeniyetimizin ve devletimizin ali çıkarları üzerinde bir ‘üst bilinç’ oluşturmak çabası için yarışalım… 

Zira, artık kabul edilmelidir ki, geldiğimiz noktadaki Türkiye, bugün medeniyetimiz ve insanlığın  sığınabileceği melcelerden biri durumunda ise, içinde bulunduğumuz geminin su alması karşısında daha güçlü refleksler ve değerlerle hareket edelim istiyorum.

“Cumhuriyet seçkinleri”  gibi tepeden bakan elitist bir hoyratlıkla attığımız her adım, her yanlış izlenim, her yanlış politika  düşündüğümüzden daha büyük bedeller ödememize yol açabilir. Hassaten  bunun ıskalanmaması gereken bir tehdit olduğunu söylemek isterim. 

Buradan bakınca, geldiğimiz nokta konusunda eğer gerçekten baskı ve sindirme politikalarından bizar hale gelmiş bir “muhafazakar” camia, Kemalizm ilhamlı Cumhuriyet elitlerinin neden olduğu hatalardan hala ders çıkarmayı başaramadı ise, söylenecek şey: 

Ne oluyoruz, nereye evriliyoruz, kimliğimiz (milli ve yerli) ve demokrasimizin sınırları konusunda hala neden "patinaj yapıyoruz” olmalı mı dersiniz?

Sosyo-politik bir analiz, siyasal ve kültürel şartlanmışlıklara ve küçük çıkarlara gömülü hale gelen dilin bize ait olmadığını, bize yakışmadığını itiraf etmelidir. Çünkü bu dil statükonun ve geri kalmışlığın dilidir.

Sessiz devrimin mimarı olan bir hareketin lideri bugün nerede ise tek başına bir mücadele veriyor…

Peki kimin umurunda… 

Erdoğan’ın omuzları üzerinde taşıyabileceğinden fazla bir yük yok mu?

Bir taraftan tüm dünya ağız birliği etmişcesine saldırıyor, bir taraftan içerideki piyonları salyalarını akıtarak küresel efendilerinin çıkarları için her türlü kumpas peşinde… 

Erdoğan da tıpkı diğer faniler gibi gelip geçici. 

Oysa mesele Erdoğan’dan daha büyük. 

Bu bir medeniyet savaşı. 

İnsanlık savaşı…  

Sahi onlara göre mesele bir fani olarak sadece Erdoğan mı…?

Erdoğan’nın düşürülmesi mi? 

Yoksa Türk-İslam medeniyetinin yükselen bir yıldızı olarak güçlü ve büyük Türkiye’nin önünün kesilmesi mi? 

“Muhafazakar” camia bugün derin bir rehavet içindedir.

Acı ama gerçek bu… 

16 Nisan’da oylanacak olan şeyi Türkiye’nin siyasal sistemi ile sınırlı mı zannediyorsunuz?  

Türkiye de, İslam dünyası da, eğer yaşamakta olduğu derin bunalımdan çıkmalı ise, çıkmak zorunda ise, bu adım atılacak olan referandum adımı ile koşuttur, Hala bu büyük gerçeği anlamıyor muyuz? 

Türkiye kendisine ayak bağı olan, köhne ve yıpranmış parlamenter sistemle ancak bir yere kadar değişimi sağlayabiliyor. 

Kronik sorunlarımızla baş edemediğimiz gibi, hemen yanı başımızda devam eden büyük, kirli küresel emperyalizme karşı, sistemden kaynaklanan sorunlar nedeniyle neden daha güçlü tepki vermeyelim? 

Türkiye’nin ve İslam coğrafyasının kaderi bu nedenle sadece Erdoğan’ın karizmatık kişiliği ile yürüttüğü çalışmalarla sınırlı mı tutulmalı? 

AK Parti teşkilatlarını suçlamakla bir yere varılamayacağını biliyorum. Oysa bugün dünyanın ülkemizdeki değişime karşı “tek yürek” olduğu bir zaman diliminde, dünya görüşümüz, partimiz, kimliğimiz ne olursa olsun; hepimiz, ama hepimizin görevi değil midir bu
yaşanan zulme karşı bayrak açmak…

Batının zaman zaman Rusya ile işbirliği yaptığı ve Türkiye’yi parçalamayı da hesabın içine kattığı kritik bir dönemi yaşıyoruz. 

Ülkemiz siyasal sistemini değiştirmek suretiyle, bölgesinin kilit ve süper bir ülkesi olacaksa, neden bunu derli toplu biçimde anlatmak yerine polemiklere giriyoruz?  

Polemikler, kuşkunun ve  gerçekleri saklamanın bir metodudur oysa. 

Niye polemikler? 

Niye kışkırtmalar?

Haklı bir davanın sahiplerine yakışan şey, gerçeklerle insanları ikna etmek olmalı değil midir? 

Çok mu ağır bir savunma bizimkisi. 

Oysa dünyanın gözleri önünde sürekli saldırılara uğrayan bir ülkede, tek başına kalmışcasına mücadale veren fedakar bir insana neden omuz vermiyoruz? 

Yazık, çok yazık…

Erdoğan’ı yalnız bırakıyoruz… 

Sureti haktan gözüken miting ve toplantılarla üzerimize düşeni yaptığımızı sanıyorsanız, koca bir yanılsamanın içinde olduğunuzu/olduğumuzu söylemek gerek. 

Sosyal medyada insanları trolleyen, şiddet dili üzerinden davamıza zarar veren o zıpçıktı tipler için, birilerinin bir şey söylemesi gerekiyor.  

Hele hele ana akım (main stream) medyada Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine sözde destek veren kimi yazar-çizer takımının kifayetsizliği yok mu, insanı canından bezdiriyor.  

Ya ülkedeki değişim ve dönüşümün nasıl mümkün hale geleceğini yalın ve sade bir dille,  ikna temelli anlatmasını umduğumuz politikacılarımıza ne demeli… 

Karşı tarafın argümanlarını çürütmek yerine, işin kolayına kaçarak, daha da agresif bir üslupla didişmeleri yok mu… 

Peki buna ne diyeceğiz? 

Sözde Erdoğan’a destek verecekler öyle mi? 

Şimdi sormak gerekiyor…

Sahi bu düzlemde yapılan mitingler, toplantılar, medya programları kime hizmet ediyor? 

Şimdi yeniden soruyorum… 

Erdoğan yalnız mı değil mi? 

AK Parti Camiası ülkemizdeki makas değişiminin hala ne getirebileceğini, bunun sadece ülkemizle sınırlı kalmadığını, adeta bir medeniyet mücadelesinin en büyük adımlarından biri olduğunu hala kavramadı ise, bunu nasıl sorgulayacağız? 

Daha nereye kadar Erdoğan’ın omuzları üzerinde, kendisini tembelliğe vurarak, gerçekleri adamakıllı anlatmak yerine, bozgunculuğa; riyakarlığa, küçük çıkarlara indirgenmiş yozluklara prim verilecek?

Nereye kadar? 

Erdoğan’ın çizgisi bu mu Allah aşkına?.. 

Erdoğan’ı yalnız bırakıyoruz.. Yalnız… 

Muhalefet haklı… 

Neden mi?

Erdoğan tek başına çünkü… Bir başına… 

Küresel dünyanın efendilerine karşı, yalınkılıç mücadele ediyor. 

Tek ve yalnız adam… 

Üstelik en yakınındakiler bile hala anlayamadı bu gerçeği… 

Üzerinde imparatorluk batmayan bir ülkeyi çarpık bacaklı küçük dev adam Mahatma Gandhi diz çöktürmüştü ya… 

Çünkü haklı bir davası, kendisine inanmış bir milleti vardı. 

Erdoğan da bugün Batı’ya ve Türkiye’nin küresel düşmanlarına karşı onu ayakta tutan haklı bir davaya sahip. 

Hiçbir savunma kabul edilmelidir ki, hak bir gerekçeden daha güçlü olamaz. Erdoğan’a inanmış, bütün benliği ile vatanına canını adeta siper eden (15 Temmuz hain FETÖ’cü darbe girişiminde milletin destansı direnişini hatırlayın) asil bir millet var bugün. 

O nedenle Erdoğan yanlısı gözüken, ancak ne teoride, ne de pratikte bununla en ufak bir ilgisi olmayan partili/partisiz herkese söylenmesi gereken şey şudur: Gölge etmeyiniz, ihsan istemez… 

Erdoğan’a ve onun mücadelesine yapılabilecek en büyük kötülük; çapsız, niteliksiz, davaya ve medeniyetimize yakışmayan ölçülerle insanları rencide edici bir çizgide politika yapmak… 

Üstüne üstlük Erdoğan’ın şahsından ziyade asıl zararın ülkenin ve medeniyetimizin alabileceğini düşünmeden… 

Bu nedenle yine ve yeniden 16 Nisan’daki referandumun anlam ve önemine dikkat kesilmeliyiz.

Hep söyledim, yine söylüyorum:

“Evet” sadece basit bir evet’den ibaret değildir.

Türkiye’nin yolu ve gidişatı kendi küçük dünyamızda atacağımız bir devrim meşalesiyle de ilintilidir. 

Özeleştiri yaparsak; 

Tüm sorumluluğu ve çalışmayı bir insanın üzerine yıkarak, başarı beklemek abesle iştigaldir. 

Maddeciliğin ve dünyeviliğin gözlerimizi kör ettiği karanlıktan çıkarak, coğrafyamızı ve medeniyetimizi şaha kaldırmak için ruhlarda küçük bir meşale yakmanın tam zamanıdır. 

Aksi takdirde çok ama çok geç kalmış olabiliriz. 

Bir adım… 

Davasına ve medeniyetine hizmete adanmış bir adım atmak çok mu güç. 

İşte Erdoğan yürüyor, oysa ona omuz vermek, omuz omuza yürümek  kafi. 

Yalana dolana, riyakarlığa, küçük çıkarlara bulanmadan. 

Zira, bu yürüyüş insanlığın, medeniyetimizin ve devletimizin ali çıkarları içindir…

Benim vereceğim bir “EVET”den ne olur ki dememeliyiz,

Karınca misali; “hiç olmazsa safım belli olur” mesabesinde “karınca kararınca” adımları kararlılıkla atmalıyız.

Daha ne bekliyorsun ey millet...
OGÜNhaber