İki dizi…İki replik…
Birincisi “İçerde” dizisinden:
Mafyabaşı Kebabçı Celal’in sağ kolu Al Yanak…
Ölen sağ kolunun yerine, yeni bir sağ kol bulmak için mülakat yapıyor.
Hem de,
Formalite icabı yapılan memur alım mülakatları gibi değil; anlam ve amacına muvafık kallavi bir mülakat…
Adayların beşi bir arada…
Al Yanak anlatıyor:
Aranızdan birini canım-ciğerim yapacağım.
Ama bir testten geçeceksiniz…
Bir şey söylemenizi istiyorum.
Ama,
Böyle yürekten, dalaktan söyleyeceksiniz… Akacak yani, içinizden akacak böyle…
Söyleyeceğiniz cümle şu:
Ne bilim abi…
Beşlinin dördü söylüyor ama maalesef cırt…
Üzülen Al Yanak kendi kendine, “Ah Selami ah! Ben senin boşluğunu nasıl dolduracağım! Bunlar bu lafın derinliğini, gücünü anlamıyor!” diye mırıldanıyor.
Son çare,
En olmaz görünen beşinciye sormuş olmak için soruyor:
“— Sen söyle…
Oğlum! Ben burda napıyorum anlıyor musun?
Var mı bir fikrin?
Beşinci, adeta “abi ben kendi konuştuğumu bile anlamıyorum ki; senin ne dediğini nerden anlayayım” dercesine bir yüz ifadesiyle:
—Nee biliiim aaabi, napıyosun sen...
Çok garip hareketlerin var.
Sen konuşurken içimden alkışlamak bile geliyor ama söylediklerin hakkında zerre bir fikrim yok valla…
Bir anda,
Kaybettiği eşeğini bulmanın heyecanını yaşayan şaşkın köylü gibi hırıltıyla gülmeye başlayan Al Yanak, “Anaaa… İşte bu lan… Aranan kan bulundu…” deyip diğerlerini gönderiyor.
—Sen gel otur bakim şöle…
Bundan sonra sen artık benim sağ kolumsun…
Adın ne koçum?
—Adım Berke abi…
Al Yanak şok…
Adamın, bir hapishane kaçını yüzüne, bir de ismine bakıyor ve diyor ki:
—Lan…
Bu, normal efendi adam adı… Bizim ortamımıza ters bu…
Kendi kendine ve sanki bu adı ilk defa duyarmışcasına “Berke… Berke… Ber…ke…” diye mırıldanıp duruyor.
Sonra
Başka alternatifi de olmayınca tabi; “Neyse… Ben bulacağımı buldum! Sen artık benim has adamımsın…” deyip noktayı koyuyor…
İkincisi Erşan Kuneri’den:
Bir sahne…
Tapu-Kadastro ve Orman Arazileri Dairesi Sahnesi…
500 yıl önce Fuzuli’nin “Selam verdim rüşvet değil deyü almadılar” dediği durumun güncel sahnesi…
Harcıalem üç memur… Harac-ı alem Turizmci-İşadamı… Harcıalem bir vatandaş…
Sahnenin tam ortasında ise,
Ormanlık alanları ve sahilleri gösteren kocaman bir harita…
Konu;
“Bazı Orman Arazilerinin Orman Vasfından Çıkartıldığına Dair Gelen Tebligat…”
Vatandaş Rıza amca…
Orman vasfından çıkartılan bölgedeki iki dönümlük arazisine bir kulübe yapmak istediğini söylüyor…
Harcıalem memurların üçü birden, Rıza Amcaya, o kulübeyi neden ve nasıl yapamayacağını anlatmaya başlıyor.
Tam bu esnada,
Harcıalem üç memuru cebinden ve uçkurundan kucağa çeken ”Tak! Tak!” rüşvetçisi Harac-ı alem İşadamı Sami bey “Selamlar Nizami Bey ve memurları…” diyerek içeri dalıyor.
Nizami Bey kim mi?
Mizanı şaşmış, nizamı para olmuş harcıalem memur üçlüsünün müdür olanı…
Nizami bey ve avanaleri elpençe divan…
Vatandaş Rıza amca ve yeni atanmış müdür yardımcısı Aylin hanım şaşkınlık içinde olanları izliyor…
Müdür Nizami, “Abi, emrin ne olur bize” deyince;
Harac-ı Alem İşadamı Sami Bey, kalkıp haritanın önüne geçiyor ve karaktersizliğinin en yavşak haliyle yayvan yayvan konuşuyor:
“…bu ormandan sahile inen yerde, biliyosun, ben bir imar değişikliği bekliyordum; eline sağlık o olmuş… Hahahaha…
Şimdi sen biliyosun… Ben, parça parça parça; buraları toparladım.
Şimdi sen bana buraya bir otel izni ayarlıyosun. Yani kırtasiyesini, osunu-busunu-şusunu ayarla yani bana…”
Vatandaş Rıza Amca:
“Sayın müdürüm,
Hani, benim kulübe diyorduk ya…”
Müdür Nizami:
Sami abi,
Hani, bu senin arazilerin ortasında küçük bir arazi vardı ya…
İşte onun sahibi Rıza Efendi…
Sanki arayıp da bulamadığı gömüyü bulmuş gibi sevinen İşadamı Tak-Tak Sami, Rıza amcaya dönüyor:
Ya, şu ortadaki tik gibi duran arazi senin mi ya…
Sen nerdesin ya… Sen nerdesin… Ne zamandır seni arıyorum ben ya…
Nizam bozucu Nizami müdür giriyor araya:
Rıza amca!
Abimiz Sami bey çok büyük turizmcilerden…
Eski kulağı kesiklerden harcıalem vatandaş Rıza amca hiç altta kalır mı:
Haaaa… Tanıdım tabi; tanımaz mıyım…
Bi’ara ben de büyükbaş işi yapmıştım… Malı gözünden anlarım…
Şoyle bir baktığım vakit; aşşa yukarı 100 kilo çekiyon Sami Efendi… Ense gulak yerinde…
Ama bakalım ne gadar süt veriyon… Bakacez, görecez…. Hehehe…
Sonra,
Başında sekiz köşe kasketiyle, “dimek otel yapacan eyle mi” diyerek ayağa kalkan Rıza amca, haritanın karşısına geçiyor,
Ve,
“İyi de yeğenim, nasıl yapacan koca oteli? Senin koca arazinin ortasında benim iki dönümlük arazi duruyo… Nasıl yapcan oteli? Nasıl olacak bu iş?” diye soruyor…
Yavşaklık ve yılışıklığın kitabını yeniden yazan Sami gevrek gevrek gülerek diyor ki:
Şindi şöle olacak Rıza baba… Bu iki dönümlük yeri bana vereceksin… Makul fiyata…
Rıza amca:
Nasıl verecem yiyenim!
Oraya kulübe bile yapamazsın dediler…
Tam bu esnada yancı-yardakçı-yalaka memurlar alıyor sazı:
Yahu Rıza Amca!
Oraya kulübe yapılamıyor…
Beyefendi, sahilin damına doyacağım diyo. Kanun orda çok açık! Sami beyin lehine bir durum var.
En baştan beri olanları gören,
Ve,
Aslında arazisini vermese de zorla elinden alınacağını bilen vatandaş Rıza amca, ne koparsam kâr düşüncesiyle Sami beye dönüyor ve şöyle diyor:
Alla Alla… Valla mı… Eyle miiii…
O zaman yeğenim, şöyle bir “tak tak” diye, bir ateşle de görelim bakalım…”
Kıssadan hisseye gelince:
Al Yanaklısı bol, Yavşak Samisi başrol, Müdür Nizamisi sembol, Berkeleri turnusol, parası pul, vatandaş Rıza Amcası kul olan dinine yandığımın memleketinde,
Olanlar, koyanlar, talanlar, soyanlar yetmezmiş gibi,
“Amerikanlar eskidi; bunlar Turkish kovboylar” dercesine; 14-16-18 yaşındaki çocuklar, okullarda körpecik yavrulara kurşun yağdırırken;
Sanat sanat içindir diyen Servet-i Fünun muasırı maarif tarifçileri/Kalem efendileri/dil mihnetçileri, “-sel/-sal eklerini kullanmak Türkçeyi Sal’a bindirip Sel’e vermektir” diyerek dilin şehvetiyle fantezi yapabilmekte…
Hal-ü pür-melali, facianın eşiğinden dönemeyip dibi görmekte olan ülkede,
İşlenen cinayetin dumanı genizleri yakarken, cinayet kurbanları henüz defnedilmemişken ve daha delikanlı bile denemeyecek çocuklar paranoyak ruh haliyle serseri mayın gibi ortalıkta gezerken;
Muhalif kesim,
Fırsat bu fırsat diyerek cinayeti siyasi ganimet görüp saldırdıkça saldırıyor.
Sorumluluk makamında olanlarsa,
Konuyu mecraından saptırıp “…sizin derdiniz; maneviyatla yetişen bir neslin önünü kesmek!” diyerek karşı saldırıya geçebiliyor!
Adeta,
“Kör tuttuğunu diker” misali; ülkenin muhalefeti, sinekten yağ çıkarmaya çalışarak yaşanan her olayı siyasi rant vesilesi sayıyor,
“Körü yara getirip işini bitirmek” misali; ülkenin iktidarı, seçimde kaybettiği belediyeleri mahpuslarla alıyor…
Soruyorum:
Hani nerde; bahsettiğiniz maneviyatlı/dindar nesil?
Hani nerede; Atatürk gençliği?
Hani nerde; ümmetin adaleti?
Hani nerede; aziz Türk milleti, milletin necip karakteri?
Hani nerde; “zulmü alkışlayamam zalimi asla sevemem” diyen Asım’ın nesli?
Hani nerede; “muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” diyen Mustafa Kemal’in askerleri?
Cevap veren yok!
O yüzden,
Ben söyleyeyim:
Birisi, yağ ve bal pazarında din satıyor dil alıyor,
Birisi, laiklik borsasında Kemalizm satarak iktidar hissesine konmaya çalışıyor.
Peki, ya Halk Pazarı?
Akşamı bekleyen halk; çöpten gıda topluyor!