Oz’dan:
“Atatürk, Türk milletine “Haysiyet bahşetti”.
Evet evet; bahşetti…
Ve,
Haysiyetli Sefaletle başlayan hikâye, Haysiyetli Zenginliğe doğru giderken Atatürk’ün ömrü vefa etmedi.
64 yıl sonra…
Akp iktidarı,
Haysiyetsiz Zenginlik vaadiyle geldi.
İlk etapta gerçekleştirdi de…
Fakat sonra sonra,
Hikâye, Haysiyetsiz Sefalete evrildi…
Devamında,
Türk milleti, Haysiyetsiz Sefaleti seçmekte ısrar etti.
Son tahlilde;
Ne haysiyeti kaldı ne de müreffeh olma umudu…
Kala kala,
Milletsiz bir milliyetçilik,
Ve,
Gururu yitik bir haysiyetçilik kaldı…”
Oz’dan bu özanlatıyı duyunca,
Aklıma,
Rahmetlik Amerikalı astronom Carl Sagan’ın şu öztespiti geldi:
"Tarihin en üzücü derslerinden biri şudur:
Eğer yeterince uzun süre kandırılmışsak, kandırıldığımıza dair her türlü kanıtı reddetme eğiliminde oluruz.
Artık gerçeği öğrenmekle ilgilenmeyiz.
Kandırmaca, bizi esir almıştır..."
Peki,
Oz’un “Haysiyetsiz Sefaleti Seçiş” dediği toplumsal çöküş,
Ve,
Sagan’ın “Kandırımsal Esaret” dediği gerçekten kaçış; tek yön bilet gibi “gayr-i kabil-i rücu/geri dönülmez” bir şey mi?
Veya,
Telafisi mümkün olmayan bir ziyankârlık mı?
Yoksa,
“Sadece ölüme çare yoktur” sözünden hareketle;
“Taşan bardak…” metaforundaki son damlanın, damlalara dönüşerek küçük çaplı bir çeşmeleşmesi gibi bir toplumsal reaksiyona dönüşür mü?
El-Cevap:
Bir siyasetin,
Toplumsal rıza üretmesi için iki kural vardır:
Fizik ve metafizik kurallar…
Fizik kurallar,
Ekonomik refah sağlanması,
Ve,
Yargının adaletine inancın tesisidir.
Metafizik kurallar ise,
Lider veya lider siyasetinin sahip olduğu karizma ve cezbedici retoriktir.
İki kuraldan birisi bile olsa,
Tolumsal rıza doğar…
Ama,
Kuralların ikisi birden var ise; yeme de yanında yat…
İşte o zaman,
İster ezan dinlet ister çan…
Yaşanmış olaylardan yola çıkarak “Esaretin Bedeli/Sefaletin Rezaleti” filmlerini de yapsan; kimse izlemez!
Ama ama ama…
Eğer,
Siyasetin,
Fizik kuralları aşınmaya başlar,
Yani,
Ekonomi b.ka sarar ve ahali, adaletsiz yargının gazabından Allah’a sığınır hale gelirse;
İşte o zaman,
Toplumsal rıza artışı önce azalır,
Sonra durur,
Sonra da azalmaya başlar…
Tam bu noktada;
Başlayan ekonomik bozulma, yapışkanlaşıp ahalinin en asgari yaşam akışına halel getirmeye,
İdari ve yargısal adalete olan güvensizlik, ahalinin kahir ekseriyetinde kronik memnuniyetsizliğe yol açmışsa;
Kemik kitle haricinde, toplumsal reaksiyon harekete geçer.
Eğer bir de,
Siyasetin metafizik kuralı olan liderin karizma ve retoriği artık körelmiş, sahiciliğini yitirmiş ve özellikle ekonominin düzeleceği konusunda ikna edemezleşmiş ise;
Sefalet ve esaret aşkıyla sendromize kemik kitlenin de kemiği, içten içe çatlamaya başlar.
Yani?
Bu kemik kitlenin bazısı kendi kendine,
Bazısı bir diğerine,
Bazıları ise, grup halinde oy verdiği muktedir siyasete şunları söyler:
“Ben ve benim gibiler, fakr-u zaruret içinde harap ve bitap haldeyiz!
Ama sizler ve çevrenizdekiler?
Yağ alıp bal satıyor ve hepimiz/60 milyon perişanken, İsviçre gibi yaşıyorsunuz!
Kanmak, gönüllü kandırılmak ve size olan 20 yıllık mutlak inancımı diri tutmak istiyorum,
Ama,
Bırakın karımı-kocamı; kendi kendimi bile kandıramıyorum…”
İktidarın Kemik Kitlesi,
Nasıl bir haleti ruhiyede olduğunu,
Ve,
İçine düştüğü, “Dili yok kalbimin; bilseniz ondan ne kadar bizarım” açmazını, şiirle anlatacak olsa;
Bence,
İstanbul üzerinden Yusuf Hayaloğlu’nun şu sözleriyle anlatırdı:
“İstanbul… Ey İstanbul!
Acılar kraliçesi...
Hangi pencerene çıksam;
O salya-sümük pezevenk suratlar!
Hangi caddene dökülsem;
O şangur-şungur düş kırıkları!
Bütün bu ezginler, tükenenler, yerlere serilenler,
Tutunamayanlar!..
Sarsmıyor mu seni hiç;
Bunca infilak, bunca isyan çığlıkları?
Hikayenin özeti bu...
Bir istimlak gibi ödedin,
Ve çiğneyip geçtin maceramızı!
Şimdi ben,
Suçlarımı didikleyen bu martı sürüsüyle,
Hangi şehirde soğuturum zonklayıp duran bu “inanç” yaramı?..
İstanbul.. Ey İstanbul ey!
Acılar kraliçesi...
İhanetin ve ihbarların arkadan dolaşan bıçağı…
Ve bütün ödeşmelerin, yüzleşmelerin, erkekçe vuruşmaların kaçağı!
Beni harcadın ulan!
Beni sattın!
Muhannete muhtaç, eşime-dostuma rüsva eyledin!
Utanmıyor musun?..”
Bugüne kadar
İktidara olan inancı, karga uçtuktan sonra bile “uçtu ama iktidar oğlak diyorsa yine de oğlaktır” diyecek teslimiyette olan bu kemik kitlenin, homurdanik düzeyde bile olsa memnuniyetsizliğini artık gizlememesi toplumsal reaksiyon sürecinin varlığının ve hatta başlangıcının en önemli nişanesidir.
Yani yani yani?
Yani’si,
Tanrı istemezse insan ölmezmiş,
İnsan ölmedikçeyse umut bitmezmiş…
Yani’si,
Uzun ağaç ucuna kadar yanmazmış…
Gerisini de, yaşayıp göreğiz…