Dedim ki:
Durum ne kadar vahim?
Dedi ki:
Durumdan daha vahimi, durumun vahametinin farkında olunmaması…
Dedim ki:
Yani?
Dedi ki:
1877-78… Meşhur 93 Harbi…
Ruslar bugünkü adı Yeşilköy olan Ayastefonas’a gelip dayanmış…
Harbiye Nazırı (Ordu Komutanı) derin bir sıkıntı ve üzüntü içinde saraya girer.
Koridorlarda yürürken keyifle şarkı mırıldanan ve elindeki tespihi çeviren saray hadımağasıyla karşılaşır.
Hadımağası komutanın bu derece üzgün ve canının sıkkın olduğunu görünce sorar:
—Paşam, hayırdır? Bu haliniz ne, yüzünüzden düşen bin parça?
Komutan acı acı iç çeker ve gürler:
—Daha ne olsun ağa!
Duymadın mı, Rus ordusu Ayastefanos’a (Yeşilköy) kadar geldi!
Hadımağası şöyle bir durur; omuz silkip gayet umursamaz bir edayla cevap verir:
—Aman be Paşam; bu mu yani derdiniz!.. Sultanımıza söyleriz; bir ordu gönderir Rusları def ederiz!
Dedim ki:
Yani yani?
Dedi ki:
Hocam aç gözünü ve bak!
Ortalık hanımağadan, hadımağadan, barondan, balondan, yağmadan-talandan geçilmiyor…
Ortalık fondipçi, fondötenci dolu…
Sultan ise yalnız adam… Bir dolu fondotenli yüz… Kim dost kim düşman; belli değil…
Dost yüzlü yolucu ve diri soyucudan geçilmiyor!
Hocam! Hala “haram-helal” bilebilen, melâle aşina, mustarip olabilen bir Ak Partiliyle konuştum; üzgün, süzgün ve kederli…
Diyor ki:
“En acısı da bu; Erdoğan’a bu yapılmamalıydı!
Bu yapılanı, hiçbir muhalif veya azılı bir düşman yapamazdı.
Ve ne yazık ki; şüreka, hala vahametin boyutunu, tehlikenin kapıya dayandığını Tayyip Bey’den gizleme gayretinde!
Beştepe hala Hadımağalarının/Hanımağalarının edindikleri şatafat ve debdebeyi gizleme çabalarının gizemli sığınağı gibi…
Cenazeler musallada sıra sıra; bizimkiler, “Bizimkisi bir aşk hikayesi” diye şarkı okutuyor!
Hep başkaları için derdik; Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz diye… Ama Müslüman mahallesi salyangozcudan geçilmez oldu! Utanmasalar veya tutturabileceklerini sansalar, bunlar mümin salyangoz diye propaganda yapacaklar!”
Dedim ki:
Ezcümle?
Dedi ki:
Ezcümle; patlayan bir kriz gizlenen daha büyük krizleri de patlatır.
Aynen o misal; fondöten akmaya cerahatli sivilceler ortaya çıkmaya başladı.
Hocam; kar-boran-fırtınaya şerbetli ve saldırıya deneyimli koskoca bir ağaç nasıl devrilir bilir misin?
Hak Teala böyle bir ışık gönderir, bir yıldırım!.. Ağacın tam ortasına; çatırrrr… Çatırdar; öyle bırakır kendini yere, toprağa…
Önce yavaş, sonra hızla iner yere…
Bugün yaşanan durum; işte, tam da böyle hocam!
Peki, bu yıldırım bu kudretli ağacı nasıl vurdu diye hiç düşündün mü?
Sen düşünmemişsindir ama ben düşündüm; o koskoca ağacın himaye edip gölgesi altında besleyip büyüttüğü kendi çocukları; önce o ağacın altını oydular kaşaneler yaptılar, sonra ise o ağacı koruyan paratoneri yaktılar!
Tıpkı,
Gövdesine aldığı balta darbeleriyle sarsılan ve yıkılmaya ramak kalan bir ağacın; “sapı benden sapı benden!” demesi gibi…
“Hep haklı çıkmak zorunda mıyım” dercesine sıkıldığını hissettim.
Hem konuyu bitirmek hem de biraz muziplik yapıp gülümsetmek için dedim ki:
Erdoğan, Mansur Yavaş’tan sonra İzmir Büyükşehir Başkanı Cemil Tugay’la da görüştü.
Acaba
“Artık benim Ak Parti’mden bir hayır gelmeyeceği aşikar. En iyisi mi; bu iki adamla birlikte yeni bir parti kurayım ve kaldığım yerden devam edeyim” mi demek istiyor?
Dedi ki:
Madem işi sulandırıp muzipliğe vuruyorsun; o halde al sana trajimuzip ve ibret-i bugün için bir Demirel fıkrası…
“Sırası gelip doktorun odasına giren kadın çocuğunu gösterir ve çok hasta der.
Cılız, soluk benizli ve sanki canlı cenaze bir çocuk…
Çocuğa göz ucuyla bakan doktor kadına döner ve “soyun” der.
Kadın şaşırır ve ben değil çocuk hasta; onu muayene edeceksiniz diye karşılık verir.
Doktor, kadına tekraren soyun deyince kadın kızar ve “bu ne terbiyesizlik doktor” diye bağırır.
Doktor da der ki:
Kadın kadın! Muayene etsem de senin bu çocuktan bir hayır gelmez. En iyisi mi, sen soyun biz yenisini yapalım…”
“Benden bu kadar… Haydi eyvallah hocam” dedi ve bir şey dememi bile beklemeden telefonu kapattı…