19 Mart-İBB/İmamoğlu Operasyonuna oluşan tepkilerle ilgili The Kid şöyle demişti:
“Toplum ve özellikle gençlik Özgür Özel CHP’sini harekete geçirdi.
Gençlerin oluşturduğu spontane dinamizasyon Özgür Özel ve beraberindekileri hem şaşırttı hem de öne atılmaya mecbur bıraktı…”
Peki,
Gençleri buna iten müteharrik unsur neydi?
Ne sadece ekonomik sıkıntılar ne de sadece gelecek kaygısı idi; bu iki sıkıntıya rağmen adaletsizliğe karşı haysiyetli bir teslimiyetsiz tepkiydi.
Bu tespitten hareketle,
Ben de bir tespit yapacak olursam;
Özgür Özel ve beraberindekiler artık istese de duramazlar.
Onların durması hatta yavaşlaması bitmeleri ve milletin ümidini bitirmeleri demektir.
Neden böyle ve bu kadar keskin bir söylemde bulundum?
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri büyük badireler yaşadı.
İnönü’nün “Milli Şef” dönemi mi dersiniz, Menderesin son üç yılındaki despotizasyonu mu dersiniz, 1960-71-80 darbeleri mi dersiniz, 1970’li yılların “kadayıf kızartmacı” koalisyonlarını mı dersiniz, 80’li yıllarda Özal’ın “Anayasa bir kere delinse n’olur ki!” tarzını mı dersiniz yoksa 1990’lı yılların koalisyonlu ve postmodern darbeli yıllarını mı dersiniz; ne derseniz deyin ama Türkiye Cumhuriyet Devletinin “Demokrasi ve Cumhuriyet” özelliği hiçbir zaman bugünkü gibi sınanmadı ve herhangi bir iktidarca bugünkü gibi formaliter cumhuriyet dönüşümü zulmüne maruz kalmadı.
Bugün yaşanan/yaşatılan vahamet Özgür Özel ve beraberindekilerin hem şansı hem de büyük şanssızlığıdır.
Bu yüzden,
Özgür Özel ve beraberindekilerin durmak gibi/oynamıyorum demek gibi bir lüksleri yoktur, kalmamıştır!
O halde ne yapmalılar?
Öncelikle,
Yıllardır içinde bulundukları CHP ve onunla özdeşleşen paradigmatik ezberleri bırakmalı; gelişen, değişen ve hatta dönüşen dijital çağın idrakına uygun yeni bir siyasal konsept oluşturmalıdır.
Nasıl?
Siyasetin egemen demagojik jargonundan uzak bir dille,
Ve,
Okurken bile yormayan Basit-Sade-Yalın bir anlatımla altını çizerek şunları vurgulamalılar:
- Önemli olan Cumhuriyet Halk Partisi değil; Cumhuriyettir!
- Devlet önemlidir ama egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!
- Teorik değil pratiği olan bir demokrasi!
- Sol-Kemalistlik yapmayan bir Atatürkçülük!
- Muhafazakâr travmayı kaşımayan bir laiklik!
- Eşitlikçi ve ötekileştirmesi olmayan Türkiye Cumhuriyeti milliyetçiliği!
- Adalet sahibi bir yargı!
Bu duygusal kopuş zor olur mu?
Elbette…
Yıllardır doğup-büyüdüğün bir partiden kopmak tabi ki kolay olmayacak ama bittabi ki olmak zorunda…
Başka?
- Devlete değil ama imkanlarını iktidara payanda yapan devlete karşı millet argümanını en sahici şekilde şıklandıracak.
- “Muhafazakar demokratlar/Sosyal Demokratlar/Milliyetçi Demokratlar/Kürt Demokratlar” söyleminin altını dolduracaklar ve bu bağlamda müşterek bir zemin oluşturacak.
- Tüm bunlar için,
Baskılara meydan okuyacaklar ki; meydanlar baskıya direnebilsin,
Sokakta kalacaklar ki sokaktaki insan sivil itaatsizliği artırabilsin,
Umut sahibi olacaklar ki umutsuz ahali umutlanabilsin, var olan umudunu yitirmesin…
Bu sürecin ana konuları:
- Ekonomi,
- Adalet,
- Özgürlük…
Tarihsel örnekler çerçevesinde siyaset sosyolojisi göstermiştir ki; toplumlar, derin kriz ve kaos dönemlerinde radikal ve ezber bozan çıkışları satın almaya çok müsaittir.
Burada maharet, toplumsal öfkeyi körüklemek değil; akıllı ve akılcı şekilde öfkeyi yönetmek ve umuda tahvil etmektir.
Bunu derken de sürekli agresif ve asık yüzlü politika gereğinden bahsetmiyorum.
Aynı zamanda neşeli-barışçıl-zeki ve özellikle gençler tarafından üretilmiş içeriklerin belirleyici olmasından bahsediyorum.
Mesela;
1988’de Şili’de Pinochet’in yıkılışını anlatan “No/Hayır” kampanyası…
“No” ismiyle filmi de yapılan bu süreç; güncellenmiş, dijitalize olmuş ve Türkiyelileştirilmiş şekliyle simule edilebilir.
Filmde Şili’nin realitesi neydi?
Halkın fakr-u zarureti ve Pinochet yönetiminin kurduğu korku, şiddet, legal ve paramiliter tehdit ortamı…
Peki,
Buna karşı muhalefet ne yaptı veya neyi yapmayarak doğru yaptı?
Muhalefet acıyı yarıştırmadı, mağduriyet lügatini reddetti.
Rejimin her köşe başına diktiği “güvenlik-korku ve beka” barikatlarını, “Şili! Neşe geliyor!” dalgasıyla aştı.
Çünkü,
Otoriter rejimler öfkenin dilini ezbere bilir ama örgütlü bir neşe ve kolektif zekâ karşısında ne yapacaklarını bilemezler.
Çünkü,
Öfke ve mutlak teslimiyet talepkârı seçimli otoriterler; neşe, zeka ve sahici ümitsellik içeren toplumsal tepki karşısında yeni ezber ve başarı hikayesi yazamazlar!
Bana göre,
Şu anda iktidar profesyonelleri ve siyaset mühendislerinin de yaşadığı en büyük belirsizlik, tedirginlik ve kaygı bu:
Şiddet oluşturmadan ve iktidarın korku heyulasına kaşımadan, birikmiş tepki ve öfkenin istikrarla ve zekice sokaklara yansıma olasılığıdır.
Neden?
Hiçbir siyasi ittifak veya iktidar, toplumsal dalganın oluşturacağı muntazam tsunamiye karşı sonsuza kadar direnip karşı koyamaz.
Şimdi,
En önemli kısma geliyorum:
35 yaş ve altı jenerasyonla kurulacak iletişim…
Bu jenerasyon siyasete uzak gibi göründükleri için sanki “Cumhuriyet ve Demokrasi” olgu ve fikrine de uzakmış gibi algılanıyor.
Ama bu yanlış…
Buradaki hayati nüans şu:
Bu jenerasyon, ezberlenmiş, ataerkil ve dayatmacı şekilde sunulan “Cumhuriyet ve Demokrasi” tanımına uzak duruyor.
Özgür Özel ve beraberindekiler,
Eğer sahici bir katılımcılık içinde bu jenerasyonun ilgisini çekebilirse; işte o zaman, şu ana dek bahsettiğim toplumsal dinamizasyon ve gençlerin siyasal aktivasyonu ziyadesiyle oluşabilir.
Mesela ne yapılabilir?
- Bu jenerasyona “Bakın! Cumhuriyet elden gidiyor! Bize katılmalısınız!” demek yerine;
“Biz bir platform oluşturduk. Buyurun gelin; kendi formunuzu kendiniz oluşturun ve yaratıcı fikirlerinizle, tıpkı 19 Mart Sürecinde olduğu gibi bize fikir ve aktivasyon kazandırın” denebilir.
- "Gelin; şunu yapalım” demek yerine; “şunu yapmak için ne yapalım” diye sorulabilir.
- “Gelin; bir bayrak da siz asın” demek yerine; “bayrağı nasıl asacağımızı siz söyleyin” denebilir.
- “Şöyle şöyle bir parti program yaptık” demek yerine “nasıl bir parti program yapalım; bize katkı verin” denebilir.
—Yönlendirmek yerine “bizi yönlendirin” denebilir.
Bu ve benzeri proseslerle 35 yaş ve altının bir ölçüde müşterekliği sağlanabilirse; işte o zaman oluşacak toplumsal dalganın önünde, ne iktidar durabilir, ne de devlet dinamiklerini veya farklı baskı/korku/panik enstrümanlarını kullanan iktidar pratikleri bu tsunamiyi durdurabilir!
Bu süreçle birlikte, asgari muhalif müştereklik zemini oluşup, toplumsal katmanların da katılımıyla, 81 il sokaklarından yükselen kararlı itiraz saray koridorlarını çınlatırsa;
28 Mayıs 2023 akşamı “Önümüzdeki günlerde çok şey değişecek… Her şey değişecek… İnşallah Türkiye değişmez!” diyerek aslında bugünlerin kaygısını dile getiren, sanki bugün yaşananlara işaret eden ve bugün hem nalına hem mıhına vuruyor gibi görünen ama aslında açıkça söylemese de, “Devlet ve Cumhuriyet” kaygısını ifşa ve ifade eden Bahçeli bile yakın bir gelecekte, tıpkı 1960’ta İnönü’nün uyardığı gibi iktidara dönüp: “Yaptıklarınız devlete karşı bir istihzadır, Cumhuriyetimize bir istiskaldir! Sokaktan yükselen bu haklı ve şiddete bulaşmayan çığlığı duymazdan gelip orantısız güçle kör kuyular kazmaya devam ederseniz, sizi ben bile kurtaramam, kurtarmam!” diyerek erken seçim anahtarını masaya fırlatabilir!
Çünkü,
Bahçeli iyi bilir ki; Devlet Aklı denen mefhum; son tahlilde, “millet mi iktidar mı” dilemması oluştuğunda; belki derin aklın gereği belki de elimecbur “millet” der ve “milletin” safında yer alır!
Çünkü,
Devlet Aklı iyi bilir ki;
Millet madara olursa Devlet Aklı palavra olur…
Peki ne olur?
Eğer varsa bir devlet aklı veya daha üst bir akıl; son tahlilde, ufka bakan hocanın dediği gibi yönettireceği siyaseti çıkartır geri kalanları aynı torbaya doldurur!
Özgür Özel ve beraberindekiler, bu yeni yola girmeye neden mecburlar ve muhtemel baskılara rağmen neden geri dönemezler biliyor musunuz?
Sırf İBB’de çalıştığı için 15 aydır tutuklu bulunan iki çocuklu bir annenin mahkemede anlattığı şu satırlar yüzünden:
“…Emniyet’teyken arşiv odası gibi bir yere aldılar beni.
Eldiven giyen bir polis 'üstünü çıkar' dedi, çıkardım.
Sonrasında gidip gidemeyeceğimi sorduğumda, altımı da indirip çamaşırımı da indirmemi söyledi.
'Cinsel organını aç' dedi, 'arkanı dön-eğil' dedi.
(Salondakilere) Utanan varsa çıkabilir, ben utanmıyorum!
İnsanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın, ben utanmıyorum…”
Son olarak:
Diyelim ki; bunların hiçbiri olmazsa ne olur?
Egemenlik kayıtsız şartsız iktidarın olur,
Ve,
Başımıza gelen/gelecek olan her şey hak-müstehak olur!
***************
Yine dayanamadım,
Ve,
Yine dedim ki:
Bu Kılıçdaroğlu kafayı mı yemiş,
Yoksa,
Kendisinin bir devlet adamı olduğu zehabına mı kapılmış?
Artık dayanamamış olmalı ki; “hala anlamadın mı sen!” dercesine ofladı,
Sonra Bülent Ersoy şarkısını mırıldanmaya başladı:
Mektupları yırtıp attın diyelim,
Resimleri bir bir yaktın diyelim,
Bir mazi var; onu nasıl silelim,
Sen beni ömrünce unutamazsın…
Mayıs-2010… Baykal’a seks kaseti kumpası…
Sonra ne oldu?
Kılıçtar genel başkan…
Kılıçtar kumpasın neresindeydi?
Tam göbeğinde…
Hocam!
En çok temiz olduğunu iddia eden insan aslında en çok örtecek kiri olan insandır.
Bu Kılıçtar, daha birkaç gün önce,
Boşuna mı FETÖ-METÖ demeye başladı sence?
2010’da yediğin hurmalar 2026’da gelir gırtlağını tırmalar!
Unutma;
En zor bozulan ortaklık cürüm ortaklığıdır!
Dedim ki:
Ya Koç olayı?
Dedi ki:
Koç’u kurtardı sanıyorlar ama aslında Bahçeli, iktidarı kurtardı; Koç’a destek çıkarak…
Hocam bak!
Amerikan bayrağını yak, Trump’a söv, siyonist Amerika diye slogan at; kimsenin tınında bile olmaz.
Ama,
Hele bir Apple gibi, GM gibi, Microsoft gibi, ExxonMobil gibi, BlackRock gibi sermaye gruplarına bir dokunmaya kalk; o zaman görürsün ebenin örekesini!
Koç olayına da bu gözle bakarsan doğru görürsün.
Yoksa,
Koç’u bayramda kestiğin koç ile karıştırıp bir salaklık yaparsan; Koç’un, amblemindeki koçtan ibaret olmadığını bir yerlerine giren boynuzun acısından anlarsın ama iş işten geçmiş olur!
---
Editör Bilgilendirmesi:
İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nden Türker’in iddialarına yönelik açıklama geldi. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
"İstanbul Emniyet Müdürlüğü bünyesinde gerçekleştirilen tüm yakalama, gözaltı, üst arama ve adli işlem süreçleri, Anayasa, ilgili mevzuat hükümleri, insan hakları ilkeleri ve yargısal denetime açık usuller çerçevesinde yürütülmektedir. Gözaltına alınan şahısların temel hak ve özgürlüklerinin korunmasına azami hassasiyet gösterilmekte, tüm işlemler hukuki mevzuat doğrultusunda yerine getirilmektedir. Bahse konu olayda da şahsın gözaltı süreci boyunca gerçekleştirilen işlemlerde mevzuata aykırı herhangi bir uygulama söz konusu olmamış ve iddialar gerçeği yansıtmamaktadır."