Yetkisiz bir mahkemenin tapulu arazisine gecekondu kondurmasına susan Yok Seçim Kurulu (YSK)

Bir mahkeme kararı:
“Mutlak Butlandır!
Yani,
Özgür Özel aslında hiç Genel Başkan olmadı. CHP’nin son üç yılı aslında hiç yaşanmadı;
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’dur…”


Bu karar henüz açıklanmışken,
Dedim ki:
“Hocam,
Bu Kılıçdaroğlu denen zat-ı muhterem, acaba “…ulan bugüne kadar hem bıçıp hem sıvayıp; büyük bir itibar sıfırlaması yaptım. Bari şimdi “bir ay içinde Kurultay olacak kararı alıp; ağalık bende kalsın” der mi ki? Ufukta ne görüyorsun?”

Güldü ve dedi ki:
Bu adamla ilgili hala iyimser olmana hayranım.
Yahu bu adam proje proje…
Duymadın mı; yakınları, “devlet Kılıçdaroğlu’na son bir görev daha verecek” deyip duruyor.
Bak ve gör;
Bu Kılıçdaroğlu, hem CHP’yi hem de sıfır altı itibarını, daha da silkmek için elinden geleni ardına koymayacak…”


Ne yazık ki; daha ertesi gün başlamadan hocam haklı çıktı!
O yüzden,
Yaşanan gelişmenin bu adama tekabül eden kısmını bir kenara atıp; yaşananların diğer üç aktif failine bakalım…
İktidar… Mahkeme… Yüksek Seçim Kurulu…
İktidar,
Çıkan karar sanki siyasetle ilgili değil de; ölen Menzil Şeyhi’nin çocuklarının miras davasıyla ilgili bağımsız ve tarafsız yargı kararıymış gibi davranıyor.
Yargı, Türkiye’nin en bağımsız ve tarafsız kararını almışcasına şecaat arzeden merd-i kıpti havasında…
YSK’ya gelince;
Tam bir zavallı ve acınası halde…
Yetkisiz bir mahkeme, tapulu arazisine gecekondu yapmış ama görmezden gelmekten hicap bile etmiyor.
Çünkü buyuran böyle buyurdu…

Hani hukuk devletiydik?
Anayasa’ya göre hala hukuk devletiyiz lakin Anayasa Mahkemesi kararlarının bile uygulanmadığı bir hukuk devleti…
Acaba,
YSK’nın, kendini hem yozlaştıran hem yoklaştıran bu silik tavrında, 2-3 hafta önce atanan (üzgünüm; seçilen diyemiyorum) yeni başkanın payı var mı?

Bu noktada akla gelen ilk soru şu:
Bırakın muhalif seçmen ve siyaseti; AKP’li seçmen ve siyasetçiler bile bu kararın bağımsız ve tarafsız alındığına inanıyor mu?
Suskunluğu seçseler de tabi ki inanmıyorlar.
Çünkü,
Bu kararın, iktidar profesyonellerince hazırlanıp sunulan bir oyun olduğunu onlar da çok iyi biliyor.

Peki,
İktidar, CHP’de başlattığı bu kaostan ne bekliyor?
Ya bir baskın seçimle yeniden iktidar olmayı,
Veya,
Anayasa değişikliği yaparak seçimleri anlamsızlaştırıp yine iktidarda kalmayı…
Aynı zamanda,
CHP’yi de, “Majestelerinin sadık muhalefeti” haline getirmeyi…


Peki olur mu? Mümkün mü?
Tabi ki mümkün… Mümkün değil denilen neler neler mümkün olmadı ki bu memlekette…
Ama işte, çok fazla mümkünsüzlüğün mümkünleşmesi beni biraz kıllandırıyor doğrusu…
Çünkü,
Siyasetin bir aklı yok; siyaseti yöneten bir akıl var.
O akla göreyse,
Türkiye’de seçim sonucu seçmene, siyaset de siyasetçiye bırakılmayacak kadar önemlidir.
Artı bir de,
Siyasette hangi kavram en çok dillendiriliyor ise, o kavramın karşılığı en az demektir.
Mesela;
Siyasal Akıl, Ortak Akıl, Siyasi Ahlak…

Bu tespitlerden hareketle,
İktidarın CHP’yi destabilize etme çabaları aklıma şunu getiriyor:
Acaba,
AKP’yi, 2002’de iktidar yapan kurucu oyun şimdi de AKP’yi iktidardan etmek için mi işliyor?
Bu düşünce ise,
Bana Refleksif Kontrol Teorisi’ni hatırlatıyor…

Nedir Refleksif Kontrol Teorisi?
Teoriye göre;
Hedef kişi veya partiye, asla "Şunu yap" demez, onu zorlamazsın.
Onun yerine, önüne öyle bilgiler koyarsın ki, o kişi kendi aklı ve özgür iradesiyle bir karar verdiğini sanır.
Ama,
Aslında verdiği o karar, senin en baştan beri onun vermesini istediğin karardır.
O, "Ben çok zekice bir hamle yaptım" diye sevinirken, aslında, senin hazırladığın tuzağa kendi ayaklarıyla yürümüştür…

Teorinin üç aşaması vardır:

1-Karakter Analizi (Psikolojik Profil)
-Bu adam kaygılı mı, panikte mi, korkuyor mu?
En büyük korkusu ne? (Gücü kaybetmek, devrilmek, rezil olmak...)
-Bu adam kriz anında nasıl tepki veriyor? (Sertleşiyor mu, sineye mi çekiyor, öfkeleniyor mu?)
-Kas hafızası (Siyasi refleksi) nedir? (sertleşmek, kutuplaştırmak ve cephe savaşı ilan etmek mi)

2-Bilgi Filtresi (Yemleme)
Teorinin beyni, kalbi ve en ölümcül kozu burasıdır.
Refleksif Kontrolcü, hedefin etrafına görünmez bir filtre koyar.
Bu sayede gerçek dünyayı (halkın açlığını, adaletsizliği, sokağın öfkesini) görmesini engeller.
Bunun yerine, liderin masasına sürekli "manipüle edilmiş" bilgiler sızdırılır. (Hasımların büyüyor, Sana tuzak kuruluyor, gerekeni yapmazsanız sonun kötü olacak…)

3-Karar ve Ters Manyel (Tuzak)
Lider, önce masasına gelen bu filtrelenmiş bilgilere bakar.
Sonra
Kendi aklını ve mantığını kullanarak şöyle bir durum değerlendirmesi yapar:
 "Önümdeki rapora göre gidişat kötü. Eğer şimdi gerekenleri en sert şekilde yapmazsam sonumuz perişan olacak. O halde hemen refleks göstermeli ve saldırmalıyım."

Özetle;
Refleksif kontrolör, hedefini doğrudan devirmeye çalışmaz.
Destek oluyor gibi yapıp onun korkularını besler.
Hedef de, kendi varlığını korumak için "refleks olarak" öyle sert ve yanlış hamleler yapar ki, kendi meşruiyetini kendi elleriyle eritir.

Yani kontrolör, sadece sahneyi kurar ve yemi atar; gerisini, hedefin kendi hırs, korku ve hataları halleder…

Şunu da söyleyeyim;
Siyaseti yöneten akıl veya bu teori çerçevesinde Refleksif Kontrolör için hedefin kim olduğunun bir önemi yoktur.
Önemli olan hedef kişi veya siyasete kurduğu oyunun başarılı olup olmadığıdır!

Bu teoriye tarihsel bir örnek:
1957-60 arası Menderes Dönemi…
Ekonomi kötü mü idi? Kötüden de kötüydü…
Hukuk ne haldeydi? İktidarın kılıcı gibiydi…
Basın/medya? Rayından çıkmış ve yandaşlaşmıştı…
Muhalefet ne haldeydi? “Bizim darbeyle falan alakamız yok” diye bas bas bağırmasına rağmen; zamanın iktidarı ve medyası, “bu muhalefet sokakları karıştıracak, darbe yapacak” diye bas bas bağırıyordu.
Ya Menderes ne yapıyordu?
Ekonomik sıkıntıdan bizar olmuş halkın sorunlarını çözmek yerine muhalefete dönük baskıyı Tahkikat komisyonu kuracak kadar ileri götürüyordu…

Peki, Menderes’in siyaseti yöneten aklın/Refleksif kontrolörün manipülasyonuna inandığını nereden anlıyoruz?

Tarih 15 Mayıs 1960… Darbeden 13 gün önce…
Ali Fuat Başgil:
Aldığım çok ciddi duyumlara göre ordu içinde cuntalar kurulmuş ve darbe hazırlığı yapılmaktadır. Tehlike kapıdadır, dikkatli olmak ve acilen siyasi bir yumuşama sağlamak lazım.
Menderes:
Hocam,
Galiba İstanbul Üniversitesi’nde şahidi olduğunuz o üzücü öğrenci olayları sizin psikolojinizi biraz bozmuş.
Bakınız, ben daha dün Kütahya ve Afyon’dan döndüm. Meydanları dolduran on binlerce, yüz binlerce vatandaş bizi alkışlıyordu.
Halkın/sokakların alkışladığı bir hükümete karşı hangi ordu, nasıl darbe yapabilir?
Ali Fuat Başgil:
Beyefendi, aldanıyorsunuz!
Silahın karşısında alkışın hükmü yoktur.
Lütfen erken seçime gidiniz ve gerginliği bitiriniz.


Dikkatinizi çekti mi;

Bugünkü iktidara sokağın alkışı da yok artık.
Gerçi,
Sokağın alkışlayacak takati de kalmamış ama alkışlamak istese bile sokakta bir iktidar yok.
Ne var?
Saray salonlarında bindirilmiş kıtaların öğretilmiş alkışını alarak, sokaktan gelmeci övünçle sokağı sahiplenen bir iktidar var.
Eşdeyişle;
“Sokaktaki insan” diyen bir iktidardan, “Sokak”ı bir ulaşım yolu veya kentsel dönüşümün rant yolu gören bir iktidara…

Demem o ki;
Sizler de,
Görünene göre bir kanaat oluşturuyor olsanız bile; olanları, bir de bu teorik çerçeveyle değerlendirmeyi bir deneyin derim…

****************

Acı Ata Sözü
"Oyun bitince şah da geda da aynı torbaya girer."
Yani neymiş?
Kazanan hep kasaymış/torbaymış…

OGÜNhaber