Bir karmaşa hâli: Aşiyan..

Lâkin oyunda ortaya karışık bir hâl var; hattâ ortaya karışık hâlden öte karmakarışık bir durum çıkmış. Dinçel, ruh hâli darmadağın olan, ailesinin değerleri ile kendi hayat düzeni arasında sıkışıp kalan, o güne dek birçok hayâlini gerçekleştiremeyen, bütün bunlardan bıkkınlık yaşayan, üstüne toplumun ve memleketin gitgide duyarsızlaştığını düşündüğü için umutsuzca hayatına devam eden bir kadının hezeyanlarını ve gelgitlerini anlatmış. Buraya kadar sorun yok ama bu hayatı aktarırken hikâyede o denli boşluklar, kopukluklar ve havada kalan yerler var ki ne oyununun amacı ve cümlesi belli ne de bir bütün içinde izlenebiliyor. 

Sahnede bir kadın… Zeki Müren dinliyor. Dağınık bir ev hâli var. Fakat birdenbire ayaklanıyor, şarkılara eşlik ediyor, çiçekleriyle konuşuyor. Derken bir patlama sesi duyuluyor. Çok ürküyor ve hemen sevdiği adamı aramak için telefonuna sarılıyor ancak sevgilisi ile kısa bir süre önce ayrılık yaşadıkları için tedirgin biçimde arıyor. Âniden telefonu bozuluyor ve sevdiği adama ulaşamıyor. Sosyal medya yolunu deniyor, bu sefer de cevap alamıyor. Birden aklı ülke gündemine takılıyor, daha fazla morâli bozulmasın diye televizyon açmamaya ve internetini kapatmaya karar veriyor. Bütün bu olayların arasında da kendi hayatından enstantaneler anlatıyor; geçmişiyle, ailesiyle, hayatında attığı kritik adımlarla, geliştirdiği ilkelerle, ülkenin gidişatıyla ilgili paylaşımlarda bulunuyor. Fakat burası o kadar havada ki kime anlattığı belli değil. Kendi kendine mi konuşuyor, seyirciye mi sesleniyor, halüsinasyonlar görüp hayâlindeki kişilere mi aktarıyor, muğlak. Ve dışardaki patlamadan ötürü sık sık dışarı çıkamadığını ve dışarı çıkmanın yasak olduğunu tekrar ediyor. Ancak telefonunu tamir ettirmesi ve çöpleri alması için kapıcı ile devamlı irtibat kuruyor.



Dışarı çıkılamıyorsa kapıcı nasıl bu kuralı deliyor; burası da cevapsız. Şâyet kadın ağrı bir depresyonda ise ve bundan ötürü dışarı çıkamıyorsa yani majörse aşırı neşeli tavırları nereden geliyor? Depresyon hâli manikse o zaman da dışarı çıkamama durumu tezat arz ediyor. Çünkü maniklerde öyle bir semptom görülmez. Ha yok, şizofrenik bir vak’aysa gerçeküstü varlıklar görmesi lâzım fakat o da yok. Yansıttığı kişilik entel havalarında olan kişilerle alay ediyor fakat kendisi de o bohem entelliğin içinde yuvarlanıyor. Ülke derdiyle yanıp tutuşan biri var gibi hissettirmeye gayret ediyor lâkin kendisi hayatını resmen erkek arkadaşına ve ondan hâmile kalmaya odaklamış durumda, hattâ yaşamını bile ona endeksliyor. Ve bütün anlatılarında o kadar daldan dala atlıyor ki ne karakterde ne de hikâyede bir bütünlük göremiyoruz. Özellikle son sahnede annesinden aldığı bir telefon var ki “Bu ne şimdi?” dedirtiyor. Gerçi bu sözü oyun içinde birçok yerde söylemek zorunda kaldım maalesef! Öte yandan oyun ne kadarlık bir zaman dilimini içeriyor o da belli değil. Bir günü değil çünkü art arda birbirinden uzak olaylar var ve konuşmalarında günlerin geçtiğini ifâde ediyor ama günlerin geçtiğine dair bir görüntü de sahnede yok. Ve en azından sevgilisine attığı mesajın cevabını merak etmek için de olsa internetini neden açmıyor, ev telefonunu kullanmak aklına neden o kadar geç geliyor, kapıcının telefonunu kullanmayı niye düşünmüyor? Dediğim gibi bütün bunlar psikolojik bir rahatsızlık belirtisi ise onun ne olduğuyla ilgili bir veri yok. Her şeyi geçtim, oyun kişisinin hayatındaki birkaç anı haricinde kim ve nasıl biri olduğuna dair de tek bir emâre bulunmuyor. Dinçel belki bu karakteri yazarken yada yazdıktan sonra okurken kendisine çekici gelmiş olabilir ama sahneye aktarılırken hiçbir metin kâğıtta durduğu gibi durmuyor. Bütün bunların haricinde yaptığı bir gaf da vardı ki hiç hoş olmadı. Âdeta bir sanatçı olarak gözünü kapattığını düşündürttü bana. Oyunun bir yerinde diyor ki “Yollara tanklar çıksa, üzerimizden ateşler açsalar yine de kimsenin kılı kıpırdamayacak, öylece evimizde oturacağız.”Neden hoş olmadığını sanırım sizler anladınız. Bu millet 15 Temmuz’da o tankların ve silahların karşısında nasıl duracağını, savaş uçaklarına nasıl kafa tutacağını çok iyi gösterdi. Belki de Bihter Hanım diyecek ki “Ben toplumdan bîhaber, bunalımlı, kendisini dünyaya kapatmış ama herkesten de üstün gören entelektüllerin hâl-i pür melâlini ortaya koymak istedim.”. Şâyet maksat buysa bilinsin ki öyle bir niyet asla sezilmedi.



Yazar Bihter Dinçel Ayrı, Oyuncu Bihter Dinçel Ayrı…

Yukarda söylediklerim, yazar Bihter Dinçel’le ilgiliydi. Oyuncu Bihter Dinçel’e gelince olumsuz mânâda diyecek tek söz yok. Zîrâ o denli içten, samimi ve doğal bir oyunculuk sergiliyor. Sıradan bir yerde otururken içimizden biri gibi çıkıp başından geçenleri anlatıyor gibiydi. Sıklıkla değiştirmek zorunda olduğu ses tonunu ve şîvesini çok iyi ayarlıyor, özellikle şarkıları tek bir nota yanlış basmadan okuyordu. Karakterin gel-gitlerini ve bunalım hâllerini yansıtmayı başarıyordu. Mimikleri de muazzam derecede güçlü olan Dinçel, oynadığı karakterin hayatının evrelerine göre şekil alıyordu. 



Oyunun Rejisi Cem Emüler’e Emânet… 

Emüler, tiyatromuzdaki en sağlam yönetmenlerden biridir. Belki çok medyatik bir yönetmen değildir, hattâ yönettiği oyunlar kendisinden çok daha ön plâna çıkmıştır ve o oyunları onun yönettiği bile birçok insan tarafından bilinmez ama bilenler ne denli başarılı bir yönetmen olduğunun bilincindedir. O oyunlardan bazılarının biletleri satışa çıktığı anda tükenir, yıllardır bitmek bilmeyen seyirci kitleleri vardır ve dilden dile anlatılır; Erdal Beşikçioğlu’nun oynadığı Bir Delinin Hâtıra Defteri gibi… Bu oyunda da metnin elverdiği kadar reji vermeye gayret etmiş ancak metnin dağınık olması ve sahnenin oyuna ve dekora göre küçük kalması elini epey bir zorlamışa benziyor. Yine de bir rejisör olarak metni daha derleyip toparlayabilirdi diye düşünüyorum. Sahnenin her tarafını eşit zaman diliminde kullanarak seyircinin dikkatini diri tutmuş. Efektleri ve şarkı seçimlerini yerinde kullanmasıyla, verilmek istenen duygunun tesirini arttırmış. Keşke rejisör olarak, oyuncusunun seyirciyle mi yoksa kendi kendine mi konuştuğunun kararını verseymiş daha iyi olurmuş.

Dekor tasarımı Barış Dinçel’e ait. Asimetrik biçimde dizayn ettiği dekorlara bir yenisini daha eklemiş. Karakterin ruh hâlini yansıtması ve oyuncunun gerektiğinde sahneden çıkmadan kostüm değişimlerini sağlaması açısından kaotik bir tasarım benimsemesi yerinde bir tercih olmuş. Fakat bu tercih Ezop Sahne gibi küçük sahnelerde oyuncunun hareket alanını daraltmış.

Kostümleri Başak Özdoğan tasarlamış. Başak Özdoğan’ın tasarımını açıkçası bu oyun içindeki en tutarlı yan olarak gördüm. Sebebi ise; oyuncu kostüm değiştirdikten sonra “A bak kostüm değiştirdi.” dedirtmedi bize. Oyuncunun halet-i rûhiyesiyle uyum içinde ve birbirine benzer nitelikte kostümler tasarlamış. Karakterin giyim zevkini ele veren bir stil vardı.
OGÜNhaber