'Hiç Kimse' veya Herkes…

Hiç Kimse; şair, yazar ve Edebiyat Öğretmeni Adnan Büyükbaş’ın aynı adlı romanından Tanya Aksu Gökdeniz’in tiyatroya adapte edip yönettiği bir oyun. Hiç Kimse, çok rahat okunan, akıcı bir üslupla yazılmış, sosyolojik problemlerin insan psikolojisine tesir eden yanlarını dile getiren, bu problemlerle ilgili olarak derinlemesine sancı çekmeye ve düşünmeye sevk eden güzel bir eserdir. Roman, bir gün içinde okunabilecek bir kitaptır. Çünkü Hiç Kimse, sadece bir roman değil, adeta şiir yönü daha ağır basan düz bir yazı gibi. Bu sebeple de rahatça ve kolaylıkla okunabilecek bir eserdir. Tavsiyem odur ki oyuna gidecek olursanız, öncesinde muhakkak romanı edinip okumanız…



Hatalı Hepimiz miyiz Yoksa Hiç Kimse mi? Veya Hatalı Yok mu?


İki kişilik oyunun kahramanlarından biri olan 40’lı yaşlardaki Erkut, toplumsal sorunları öyle kafasına takar ve onlarla öyle dertlenir ki kendisini bir akıl hastanesinin odasında bulur. Oyun, Erkut’un hezeyanlarından artık son noktaya gelip canına kıymak istediği bir anla başlar. Ardından çocukluk anılarını hatırlar birden. Aslında Erkut, çocukluğundan ve ardından gelen gençliğinden itibaren devamlı bir şeyleri sorgulamış, çarpıklıkları fark etmiş, bunlardan rahatsızlık duymuş biridir. Devamlı eleştirilerde bulunan bir kişiliğe sahiptir. Lakin kahramanımızın bir kusuru var; eleştirdiği şeylerin yerine hiçbir şey ikame etmemekte, neredeyse doğru düzgün bir önermesi bile bulunmamaktadır. Çocukluk anılarından sonra ülkenin yıllar öncesinde içinden geçtiği siyasî buhranlarına değinir. Ve derken toplumun dinî, siyâsî ve ailevî açıdan geldiği son noktadaki çelişkili, sorunlu ve arızî hâllere dokundurmalar yapar. Bütün bunlar olurken, Erkut’un doktoru Zeynep ara ara hastanın yanına gelir ve Erkut’u açmaya, onu dinlemeye ve tedavi etmeye uğraşır. Ancak kim hasta kim değil yada aslında Erkut ve benzeri insanlar esasında hasta mıdır yoksa aklî melekeleri en üst noktada olan insanlar mıdır veya komple psikolojisi alt üst olmuş insanlarız da hiçbirimizin kendimizden haberi mi yok? Aralarında geçen diyalogların her biri kocaman bir başlık ve üzerinde uzun uzun düşünüp konuşmaya değecek nitelikte.



Modernitenin keşmekeşini, kapitalizmin dayatmalarını, emperyalizmin oyunlarını, aile ve toplum baskısını, mahalle ve akraba dedikodularını, çocuktan beklentileri, aileye yüklenen anlamları, ilkeler-inançlar-ideolojiler konusundaki ikiyüzlülükleri, metropol stresini, İstanbul’un karmaşasını ele alan oyun genel manada toplumun bunalımlarını, çarpıklıklarını, kavgalarını yüzümüze vuruyor. Bu yüze vurum esnasında da toplumun her kişisine atıfta bulunuyor:

“Müthiş bir üçkâğıtçılık yapıyoruz kendi kendimize, İğrenç bir soytarı var aynadaki yansımamızda…” diyerek…

Hiç Kimse’yi oyunlaştıran ve yöneten Tanya Aksu Gökdeniz, romana çoğunlukla sadık kalmış. Oyunda çok söz olmasına rağmen, yönetmen oyunun devamlı diri tutmasını bilmiş. Seyircinin bir an sıkılacağı ve gözünü sahneden ayıracağı bir boşluk bırakmamış. İzleyenlere devamlı bir tempo içinde olacağı ve beyin jimnastiği yaptıracağı açmazlar var sahnede. Yarattığı atmosfer, bizi sadece bir hastane odasına hapsetmiyor, aynı zamanda kişiyi adeta iç dünyasını gösteren bir dehlize sokuyor. Öte yandan da bir ev ortamında insana kendi kendine bir konuşma yapıyormuş duygusunu yaşatıyor.

Yönetmen, aynı zamanda Doktor Zeynep rolüne de hayat veriyor. Zeynep’in Erkut’la görüşmelere ilk başladığı zamanlarda sergilediği ve standart kıstaslara göre normal diye değerlendirilen davranışları ile Erkut’la diyaloğa girdikçe gösterdiği tavırları değişiklik gösteriyor. Tanya Aksu Gökdeniz’in bu değişimin ibresini çok dengeli bir biçimde ve bir o kadar da kademe kademe tırmandırması takdire şayan. Ancak bazı dönüşümlerin ve uyanışların, daha doğru bir deyişle, Zeynep’in bazı durumları fark edişlerinin altını çizmek maksadıyla, mimiklerini fazlaca keskinleştirmesi göze batıyordu.



Erkut rolünü canlandıran Hasan Fehmi Gökdeniz, oyunculuğuyla sahnede büyüdükçe büyüyor ve oyunun temposunun yükse olmasını sağlıyor. Seyirciyle neredeyse hiç irtibatı yok ancak izleyeni o kadar oyunun içine çekiyor ki adeta bizlerle konuşuyor gibiydi. Hatta neredeyse ara ara oyun kişisiymişçesine ben de konuşmaya dâhil olmak istiyordum.  Bu da oyuncunun inandırıcılığını gösteren en bariz yönü. Vücut plastiğini harika kullanıyordu; zorlanabileceğini düşündüğüm hareketlerin bile üstesinden gelmesini biliyordu.

Oyunu etkileyici kılan yardımcı unsurlar elbette dekor, kostüm ve müzikler. Metindeki sahici dünyayı çok yönlü şekilde izleyicilere aktaran ve tek kelimeyle her santimine hayran kaldığım, oyundan sonra da gidip incelemek istediğim dekorlar ve kişilerin kimliklerine göre tasarlanmış kostümler Harika Derya Erten’e, oyundaki gizemi, gerilimi, sorgu girdabını, yer yer çocuksuluğu, kısacası her anı bizlere tattıran müzikler ise Vurgun Deniz’e ait.

Devr-i Âlem Oyuncularını görmek isterseniz, yerleşik sahneleri olan Bostancı Beyaz Sanat Merkezinin takvimi takip edebilirsiniz.

OGÜNhaber