Ya İstediğimiz Her Şey Gerçekleşseydi!..

Baştan belirtmeliyim ki sezonun başarılı ve izlenmeye değer oyunlarından biri.

Üç kadın; Tanya, Olga ve Irina isimsiz, ofissiz, biletsiz bir istasyonda karşılaşırlar. Belki de hiçbir zaman kendilerine lâzım olmayacak şeylerden yoksundurlar o istasyonda. Tanya tek başına istasyonda oturmuş keyifle çayını yudumlarken, koşar adımlarla, aceleci ve biraz da gergin bir şekilde Olga içeri girer. Tanya’ya selâm verir ve hemen ardından tren saatiyle, o ortamla ve ilginç bir yapısı olan istasyonla alâkalı sorular sormaya başlar. Tanya ise Olga’nın aksine bir o kadar sakindir. Olga, sohbet esnasında Tanya’nın istasyon müdürü olduğunu ve o istasyonda trenlerin yanı sıra vapurların, gemilerin ve uçakların da kalktığını öğrenir. Bu ilginç bilgileri duyan Olga, abartılı giyimini ve tavırlarını da ekleyince, Tanya’nın aklını yitirmiş bir kaçık olduğunu düşünmeye başlar.



Hava soğuk olduğu için Olga’nın üşüdüğünü gören Tanya, hemen köşede duran masadaki demlikten çay alabileceğini söyler. Çay, tam da Olga’nın istediği gibi çilek aromalı bir çaydır.  Olga, trenin vaktinde gelmemesinden dolayı bütün işlerinin aksayacağı düşüncesiyle iyice gerilmişken, istasyona beyazlar içinde genç Irina gelir. Irina bütün sempatikliğiyle herkese selâm verdikten ve hemen muhabbete dâhil olduktan sonra tren saatini beklerken o da bir çay alır. Aynı demlikten almasına rağmen onun çayı ıhlamur kokmaktadır. Yanına bal ister ve bu isteği derhal Tanya tarafından karşılanır. Derken, istedikleri her şey anında oluvermeye başlar. Henüz dile getirmeden, sadece akıllarından geçirdikleri anda hem de… Bütün bunları hayretle karşılayan Olga, Irina’nın yanına yaklaşır ve Tanya’nın aslında bir deli olduğunu, kendilerine zarar verebileceğini ve buna mâni olmak için de onun bir şekilde korkutulması gerektiğini söyler. Saf ve iyi niyetli olan Irina, buna inanarak hiç de olmadığı bir kimliğe mensupmuş gibi davranmaya başlar. Derken aralarındaki diyalog bu maskeyle birlikte daha da ilerler ve o kadar derinleşir ki bir müddet sonra üçünün tek bir insan olduğu düşüncesi sarmaya başlar bizleri. Biri gergin, hâlinden memnun olmayan, telaşlı, her şeyde olumsuzluk arayan yanımızı; diğeri saf, masum, devamlı olumlayan yanımızı; öbürü ise daha bilgiç, doğruyu bulma meraklısı ve ukâla tarafımızı yansıtıyor. Esasında insan tam olarak da budur demek istiyor belki de yazar. Her an mükemmel değildir; türlü kusurlarla, çoğu zaman çelişkilerle, gelgitlerle doludur. Sahi, kusur ne, çelişki ne, mükemmellik ve tam olmak ne? Kime göre belirleniyor bu sıfatlar; neye göre tanımlanıyor bu kavramlar? İşte oyunun hizmet ettiği ve bizlere sorgulattığı ana fikirlerinden biri bu. Öte yandan, hep iyisini-en iyisini, güzelini-çok güzelini, doğrusunu-daha doğrusunu bulmayı ve bunları da en kısa yoldan elde etmeyi arzulayan, çoğu zaman aşırı isteklerinden ve arzularından dolayı elindekilerin ve etrafındakilerin farkına bile varmayan ve fakat daha çoğunu hiç bedel ödemeden, emek vermeden, belki de çaba göstermeden büyük bir ihtirasla isteyen insanoğlunun hâlini resmediyor bu ‘İstasyon’ bize… Bir taraftan da çoğu kez şikâyetçi olduğumuz zor durumlarla, hedeflediğimiz şeyler için gösterdiğimiz çabalarla ve yürüdüğümüz çetin yollarla ancak kâmil insan olabileceğimizi; öteki türlü yani her şeyin hiçbir emek vermeden ve bedel ödemeden elde edilmesinin sızlandığımız durumlardan daha beter olduğunu; aslında o vakit hiçbir şeyin bir kıymetinin kalmayacağını anlatıyor.



Hayâl dünyamızda kurduğumuz o cennetimsi mükemmellik, galiba koca bir tuzaktan ibaret. Hayâl kurmakla, arzuladığımız her şeyin gerçek olmasını istediğimiz hayâl dünyası birbirinden çok farklı şeyler. Biri bize umudu aşılarken diğeri fazla ışıktan dolayı gözlerimizi kör, yüksek sesten dolayı kulaklarımızı sağır, kalabalık bir ortamdan dolayı benliğimizi yerle bir ediyor. Kimi zaman o hevesler, ihtiraslar, istekler, beklentiler, doyumsuzluklar, maddiyatlar, hedefler, makamlar hülyasına o kadar dalıyoruz ki gerçek dünyada neden ve niçin yaşadığımızı unutuyoruz! Ne sebeple burada olduğumuzu, burada oluşumuzun asıl amacını anlamaya dahi çalışmıyoruz. Bütün bunların üstüne, istediğimiz her şeyin yerine geldiği harikulade bir hayatı ısrarla istiyorsak, hâli hazırdaki hâlimizden ahvâlimizden memnun değilsek ve bir şeylerin değişmesi gerektiğini düşünüyorsak, bunun için beklemekten ve dilemekten başka ne yapıyoruz peki?



Yönetmen Atilla Şendil;
gerçekçi bir istasyon ortamı sunmak yerine daha fantastik bir ortam yaratmayı tercih etmiş. Bu tercihi, bizi daha derinlemesine sorgulamaya ittiği gibi oyun esnasında bile bir yandan oyunu izlerken bir yandan da kendimizle hesaplaşmamızı sağlıyor. Ancak oyunun sonlarına doğru aniden didaktik bir hâle dönüşen dili ve konuşmaları keşke daha doğal bir forma dönüştürselerdi de seyirciler olarak oyunu deşifre etme kısmını bize bıraksalardı. Her şey gayet kendi gizeminde katre katre akarken ve kendimizi oyunla ilgili kafa patlatmaya kaptırmışken, son beş dakikasında neredeyse bir kişisel gelişim seminerinde bulmuş gibi hissettik. Belki, oyunun çevirmeni Senem Cevher’in de katkısıyla, oyunun kendine has atmosferinin devamlılığını sağlamak adına, o öğretici üslûba sahip yerler daha bir yapaylıktan kurtarılabilir.



Yönetmenin sahnenin tamamını kullanmamış olması, hep bir yol üzerinde ve yola yakın yerlerde oyuncuları oynatması, bizim hep o sorgulama mecrasında kalmamızı ve dağılmamamızı sağlıyor.



Müzik sadece bir yerde ve çok kısa süreli kullanılmış. Yer yer ihtiyaç hissediliyordu. Aslında vurucu kimi noktalarda kullanılsaydı sanki daha iyi olurdu diye düşünüyorum.



Dekor
ve kostüm tasarımı Şirin Dağtekin Yenen’in imzasını taşıyor. Dekoru, hem bir tünel hem bir dehliz; hem bir tren rayı hem göğe doğru uzanan bir iç yol gibi tasarlamış. Bugüne dek gördüğüm en estetik dekorlardan biriydi. İncelikle ve çok zarif bir biçimde tasarlanmış dekorlar ve kostümler, bizi direkt yönetmenin yaratmak istediği fantastik âleme çekiyor.



Işık tasarımı
Nejat Karaorman’a ait. Karaorman, genel olarak flû ve bir o kadar da kasvetli bir ortam oluşturmuş. Ancak bununla beraber oyuncuların mimiklerini de bir o kadar netleştirmiş. Bu oyunda asıl olan da bu zaten. Zira karakterlerin yaşadıkları ani fark edişleri, uyanışları ve bunlara dair duyguları direkt yüzlerinden okunabilmesi çok mühim.



Gamze Yapar Şendil
(Tanya), Berrin Akhasanoğlu (Olga) ve Zeynep Alper (Irina); oyunun kahramanları… Oyunun ilk birkaç dakikasındaki ezber geçercesine kurulan diyaloglar hariç, neredeyse kusursuz bir oyunculukla sahnedeydiler. Özellikle Zeynep Alper’in enerjisi çok yüksekti. Genel olarak üç oyuncu da oyunun temposunu hiç düşürmediler. Eslerde bile iç aksiyonlarını hissettirdiler. Dönüşümleri fazla olan karakterleri oynamalarına rağmen, o nüansların tamamını karakterlerine uygun şekilde yedirerek bir tutarlılık içinde oynadılar.
OGÜNhaber