Bazı tarihler vardır; takvim yapraklarında sadece bir gün değildir. Bir milletin kaderine yazılmış dönüm noktalarıdır. İşte 15 Temmuz 2016 da benim için böyledir. Aradan yıllar geçti ama o gece yaşadıklarım hafızamdan bir an olsun silinmedi, silinmeyecek de.
Bu satırları yazarken sadece bir siyasetçi olarak değil, o gecenin birebir tanığı olan bir vatandaş, bir milletvekili ve bu vatana gönülden bağlı bir evlat olarak kaleme alıyorum.
15 Temmuz’dan bir gün önce, yani 14 Temmuz’da, çok sevdiğim amcamızı ebediyete uğurlamıştık. Defin işlemleriyle ilgilenmiş, akşam Kur’an-ı Kerim okunmasının ardından ailemizle birlikte evimize dönmüştük. O günlerde memleketim Kastamonu’nun Cide ilçesine bağlı Denizkonak Köyü’ndeydim. Milletvekili olmama rağmen köyümüzde misafirlerimizi ağırlıyor, taziyemizi kabul ediyorduk.
15 Temmuz günü ise Karadeniz her zamanki gibi huzur doluydu. Deniz masmaviydi, hava pırıl pırıldı. Ağabeyime, Cide Limanı’nda bulunan teknemizi köyümüzdeki küçük koya getirmesini söyledim. Planımız çok basitti; akşam dostlarımızla teknede oturacak, sohbet edecek, biraz balık tutabilirsek pişirip birlikte yiyecektik.
Akşam hava karardıktan sonra komşumuz Mevlüt Abi ile küçük sandala binerek denize açıldık. Telefonumu özellikle yanıma almamıştım; denize düşmesin diye teknede bırakmıştım.
Yaklaşık bir saat sonra döndüğümüzde birkaç balık tutmanın mutluluğunu yaşıyorduk. Tam balıkları pişirmeye hazırlanırken danışman arkadaşım telaşla yanıma geldi.
“Vekilim, telefonunuza bakar mısınız? Galiba darbe olmuş…”
İlk anda inanamadım.
“Hadi canım, benimle dalga mı geçiyorsunuz?” diyerek kendisini tersledim.
Ama o, “Lütfen telefonunuza bakın.” diye ısrar etti.
Telefonumu elime aldığımda onlarca cevapsız çağrı vardı. Dönemin Teşkilat Başkanımız Sayın Mustafa Ataş başta olmak üzere milletvekili arkadaşlarımız ve birçok teşkilat mensubu beni arıyordu.
İşte o anda her şey değişti.
Hiç vakit kaybetmeden teknedekilere;
“Beni hemen karaya çıkarın.”
dedim.
Süratle eve yürüdüm. Ruhsatlı silahımı ve bir paket mermiyi aldım. Ne ile karşılaşacağımı bilmiyordum ama ülkem zor durumdaydı ve ben görevimin başında olmak zorundaydım.
Tek başıma Cide’ye doğru yola çıktım.
Yolda radyodan gelişmeleri anlamaya çalışıyor, aynı zamanda AK Parti İlçe Başkanımızı ve Belediye Başkanımızı arıyordum. Uzun süre kimseye ulaşamadım. Nihayet ilçe başkanımız Hüseyin Ergün telefona cevap verdi.
“Ben Cumhuriyet Meydanı’na gidiyorum. Herkes oraya gelsin.”
dedim.
Meydana vardığımda kimse yoktu.
Ancak beni gören, geldiğimi duyan vatandaşlarımız, partili arkadaşlarımız kısa sürede akın akın meydana gelmeye başladı.
Dakikalar içinde Cumhuriyet Meydanı doldu taştı.
Bir taraftan sosyal medyadan gelişmeleri takip ediyor, diğer taraftan Ankara ve Kastamonu ile irtibat kurmaya çalışıyorduk.
Toplanan vatandaşlarımıza sürekli şunu söyledim:
“Bu millet iradesini teslim etmez. Bu hainler amaçlarına ulaşamayacak. Cumhurbaşkanımızın liderliğinde ve aziz milletimizin cesaretiyle bu darbe sabah olmadan sona erecek.”
O gece sadece meydanları değil, gönülleri de ayakta tutmaya çalışıyorduk.
Ne yazık ki o gece sosyal medyada darbeye sevinen, destek veren bazı isimleri görmek de bizleri derinden yaraladı. Millet ölüm kalım mücadelesi verirken bile ihanetin yanında duranlar vardı.
Gece yarısı yaklaşırken Cide Merkez Camii’nden sela okunmasını istedik. Ancak ilçe müftüsüne uzun süre ulaşamadık.
Bunun üzerine cami imamı meydana geldi.
Kendisine bizzat,
“Git ve sela oku.”
dedim.
Hiç tereddüt etmeden görevini yerine getirdi.
Daha sonra ortaya çıkan müftü ise “Uyuyakalmışım.” dedi. O gün bu açıklama bize hiç inandırıcı gelmemişti. Nitekim ilerleyen süreçte hakkında FETÖ soruşturması açıldı ve görevden uzaklaştırıldı.
Saatler gece 03.00’ü gösterdiğinde parti binasında son değerlendirmemizi yaptık.
Vatandaşlarımıza meydanlardan ayrılmamalarını söyledim.
Benim ise artık Ankara’ya gitmem gerekiyordu.
Köye döndüm, üzerimi değiştirdim ve şoför arkadaşımı yanıma alarak saat 04.00 sularında Ankara’ya doğru yola çıktık.
Hayatım boyunca unutamayacağım bir yolculuktu.
Yollar sessizdi.
Sanki bütün ülkenin üzerine kara bir bulut çökmüştü.
Sabah saat 07.00 civarında Ankara’ya ulaştık.
Karşımızdaki manzara adeta savaş sonrası bir ülkeyi andırıyordu.
Yol kenarlarında tanklar…
Tankların üzerinde zafer sevinci yaşayan vatandaşlar…
Bombalanmış noktalar…
Ve Türkiye Büyük Millet Meclisi…
Meclis’e girdiğimde gördüğüm tabloyu tarif etmek gerçekten mümkün değil.
Milletin evi bombalanmıştı.
Koridorlar paramparçaydı.
Duvarlar yıkılmıştı.
Camlar kırılmıştı.
Her yerde bombaların izleri vardı.
O an içimden sadece şu geçti:
“Bu hainler, milletin Meclisi’ni bile bombalayacak kadar gözlerini karartmış.”
Ama başaramadılar.
Çünkü hesap edemedikleri bir şey vardı.
Millet vardı.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın kararlı liderliği vardı.
Bayrağına sahip çıkan milyonlar vardı.
Ve Türkiye Cumhuriyeti’nin teslim olmayacak evlatları vardı.
15 Temmuz gecesi sadece bir darbe girişimi püskürtülmedi.
O gece, millet iradesinin tanktan da, uçaktan da, bombadan da güçlü olduğu bütün dünyaya ilan edildi.
Bugün üzerinden yıllar geçmiş olsa da o geceyi unutmak mümkün değildir.
Şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi minnetle anıyorum.
Rabbim bu millete bir daha böyle ihanet geceleri yaşatmasın.
Çünkü biz o gece sadece demokrasiyi değil, bağımsızlığımızı, bayrağımızı ve geleceğimizi savunduk.
Ve tarih bir kez daha yazdı:
Millet kazanır, ihanet mutlaka kaybeder.