Özellikle İstanbul Finans Merkezi’nin küresel ticarete açılması, vergi muafiyetleri ve devlet güvencesi gibi unsurlarla desteklenmesi, Türkiye’nin uluslararası sermaye açısından cazip bir merkez haline gelme potansiyelini ciddi şekilde artıracaktır. Bu çağrının karşılık bulmaması için hiçbir sebep yoktur.
Bununla birlikte, üretim ve ihracat yapan firmalara yönelik vergi oranlarının düşürülmesi, hatta bazı alanlarda %9 gibi oldukça rekabetçi seviyelere çekilmesi, Türkiye’nin üretim gücünü artıracak tarihi bir adımdır. Bu düzenlemeler, yerli üreticinin dünya piyasalarındaki rakipleriyle daha dengeli bir rekabet ortamına kavuşmasını sağlayacaktır.
Ancak tüm bu olumlu gelişmelere rağmen, Türkiye ekonomisinin önünde çözülmesi gereken bazı temel sorunlar hâlâ varlığını sürdürmektedir.
Bugün üretici açısından en büyük sıkıntılardan biri; artan sabit giderler, finansmana erişim zorlukları ve iç piyasadaki daralmadır. Özellikle sıkı para politikası çerçevesinde uygulanan yüksek faiz oranları, üretimin ve yatırımın önündeki en büyük engellerden biri haline gelmiştir.
Ekonomide temel bir gerçek vardır:
Yüksek faiz ve baskılanmış döviz kuru ile enflasyonla kalıcı mücadele sağlamak mümkün değildir.
Enflasyonla mücadelede başarı sağlanmak isteniyorsa;
* Faizlerin kademeli olarak düşürülmesi,
* Döviz kurunun serbest piyasa dinamikleri içinde dengeye kavuşması,
* Fahiş fiyat artışlarına karşı ciddi ve caydırıcı yaptırımlar uygulanması,
* Piyasa disiplininin güçlü şekilde tesis edilmesi gibi adımların atılması kaçınılmazdır.
Bugün gelinen noktada, yüksek faiz politikası yalnızca enflasyonu düşürmekte yetersiz kalmamakta, aynı zamanda Türkiye’nin en büyük gücü olan üretim ve ihracat kapasitesini de baskılamaktadır. Reel sektörün finansmana erişimde yaşadığı sıkıntılar, üretimin sürdürülebilirliğini ciddi şekilde tehdit etmektedir.
Diğer taraftan, kısa vadeli sıcak para girişleriyle övünmek, uzun vadeli ekonomik hedefler açısından sağlıklı bir yaklaşım değildir. Türkiye’nin gerçek ihtiyacı; kalıcı, üretim odaklı ve yüksek katma değerli yatırımları ülkeye çekebilmektir.
Bu noktada yapılması gerekenler açıktır:
* Yatırımcıya uzun vadeli güven verecek politikalar oluşturulmalı,
* Finansmana erişim kolaylaştırılmalı,
* Vergi sistemi sadeleştirilerek daha cazip hale getirilmelidir.
Türkiye, doğru adımlar atıldığı takdirde sadece bölgesel değil, küresel ölçekte güçlü bir ekonomik merkez haline gelebilecek potansiyele sahiptir.
Önemli olan; açıklanan vizyonun sahada güçlü ve kararlı bir şekilde uygulanmasıdır.
Unutulmamalıdır ki;
Üreten, ihracat yapan ve yatırım çeken bir Türkiye, ekonomik bağımsızlığını da kalıcı şekilde tesis edecektir.