Türkiye, İstanbul’da gerçekleştirilen savunma sanayi fuarıyla bir kez daha dünyaya çok net bir mesaj vermiştir: “Artık bu ligde biz de varız.”
Dünyanın gözünün çevrildiği bu önemli fuar, yalnızca teknolojik ürünlerin sergilendiği bir organizasyon değil; aynı zamanda Türkiye’nin bağımsızlık iradesinin, milli gücünün ve geleceğe dair stratejik kararlılığının dünyaya ilan edildiği bir platform olmuştur.
Fuarda sergilenen ürünlere baktığımızda, Türkiye’nin savunma alanında nereden nereye geldiğini çok açık görüyoruz. Başta gündeme damga vuran Yıldırım Han balistik füze sistemi, milli muharip uçağımız KAAN, dünyanın harp doktrinini değiştiren Baykar üretimi İHA ve SİHA sistemleri, kamikaze dronlar, füze teknolojileri, zırhlı kara araçları, deniz platformları, savaş gemileri, fırkateynler ve daha saymakla bitmeyecek onlarca yerli ve milli savunma sistemi Türkiye’nin geldiği noktayı gözler önüne sermiştir.
Ancak burada çok önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekiyor.
Bazı çevreler, sosyal medya üzerinden ya da ekranlarda kendilerini uzman gibi göstererek bu gelişmeleri küçümsemeye çalışıyor. Oysa savunma fuarlarında sergilenen her ürün, sadece bir “maket” ya da “gösteri” değildir. Tam tersine, burada tanıtılan sistemlerin çok büyük bölümü üretim aşamasına geçmiş, testleri tamamlanmış ve seri üretim altyapısı hazırlanmış projelerdir. Savunma sanayi fuarları aynı zamanda dünyaya verilen stratejik bir mesajdır.
Bu mesajın anlamı çok nettir:
Türkiye artık sadece bölgesel bir güç değil, küresel savunma denkleminde caydırıcı bir aktör olma yolundadır.
Dünyanın değişen savaş sistemlerini okuyamayanlar, hâlâ eski ezberlerle konuşmaya devam ediyor. Oysa modern savaş düzeni artık yalnızca tankla, tüfekle yürümüyor. Teknolojik üstünlük, yapay zekâ destekli sistemler, hipersonik ve balistik füze teknolojileri, insansız hava sistemleri ve elektronik harp kabiliyetleri savaşın kaderini belirliyor.
Bugün dünyanın büyük güçleri olan United States, Russia, Israel, Pakistan ve North Korea kıtalararası füze denemeleriyle gövde gösterisi yaparken, Türkiye’nin de bu alanda önemli mesafe kat etmiş olması tesadüf değildir. Bu gelişmeler, ülkemizin savunma refleksinin ve caydırıcılık kapasitesinin büyüdüğünün göstergesidir.
Daha bundan 20 yıl önce savunma alanında dışa bağımlılığı tartışılan Türkiye, bugün kendi savaş gemisini, kendi fırkateynini, kendi uçak gemisini, kendi İHA-SİHA sistemlerini ve kendi füze teknolojilerini geliştiren bir ülke konumuna yükselmiştir. Savunma sanayiindeki yerlilik oranının yüzde 80’lerin üzerine çıkması başlı başına tarihi bir başarıdır.
Bu başarı bir günde oluşmamıştır.
Bu noktaya gelinmesinde Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu siyasi irade, yerli ve milli savunma hamlesine verdiği güçlü destek ve kararlı vizyonun çok büyük etkisi vardır.
Çünkü güçlü devlet olmanın yolu, güçlü ekonomiden geçtiği kadar güçlü savunma sanayiinden de geçmektedir.
Tarih bize bir gerçeği açıkça göstermiştir: Savunması güçlü olmayan devletlerin bağımsızlığı her zaman tehdit altındadır.
İşte bu yüzden Türkiye, kim ne derse desin, hangi algılar yapılırsa yapılsın, yoluna devam etmek zorundadır. Çünkü güçlü savunma sanayisi yalnızca silah üretmek değil; aynı zamanda barışı korumak, caydırıcılık sağlamak ve milletin geleceğini güvence altına almak demektir.
Türkiye artık eski Türkiye değildir.