Prof. Dr. Ahmet Haluk Dursun Hoca'nın ardından (1)

Hem de adi bir trafik kazası ile. De gel de bunun kaza olduğuna inan. Allah yolunda, millet yolunda öldü.
Dolayısıyla itikat ederiz ki fisebilillah şehiden göçtü. Ardından devasa bir boşluk bırakan elim ve müteessif bir kayıp. İnanmak ve dayanmak çok zor, millet ve memleket adına hayrette ve üzüntüdeyiz. Takdir Hüda’nın lakin kayıp çok büyük ve telafisi kısa zamanda mümkün olmayacak denli ağır. Bir eğitimci olarak söylüyorum ki yeni bir Haluk hocayı yetiştirmek mevcut eğitim şartları çerçevesinde imkânsız.

En son MTTB’nin “Tarih Atölyesi” dersleri kapsamında Cağaloğlu’ndaki tarihi merkezinde dersini dinleme şerefine nail olmuştuk. Ne kötüsün ey dünya. Ne kadar boşsun, yalansın, vefasızsın ve beyhudesin.

İyi bildiğimiz her yönüyle millet sevdalısı âlim, abid ve arif bir ER KİŞİ idi...

Sene 1993. Marmara Üniversitesi Tarih Öğretmenliği öğrencisiyiz. Daha önce de birçok vesileyle bahsini açtığım gibi pek çok kıymetli hocanın yanında Kültür Bakanı Yardımcımız Prof. Dr. A. Haluk Dursun Hoca (ki o zaman Yar. Doç’tu ) da dersimize giriyor. Dersin ismi Bizans ve Batı Avrupa Tarihi lakin Hocamız dersi tam bir Osmanlı Medeniyet Tarihi eksenli işliyor. Derslerin ağırlık merkezini de “İstanbul Medeniyeti” olarak tesmiye etmekte mahzur görmediğim çerçevede tarihi, insanı, kültürü, yaşamı, tabiatı ve mutfağıyla Aziz İstanbul teşkil ediyor.

Hocamız Osmanlı hoca/talebe usulüne pek de yabancı olmayan usulle derslerini sınıfın dışına da taşıyor. Hatta diyebilirim ki sınıf Hoca için bir geleneğin devamı olarak kendisine mahsus usullerle tespit edip seçtiği tarih ve medeniyet ‘meraklıları’ öğrencilere ulaşmak için bir bahaneden ibaretti. Demem o ki Hoca’nın dersleri sınıfta başlamakla beraber asıl dersleri sınıf dışında olurdu. Tabii ki sınıftaki öğrenciler Üniversite Sınavıyla Hoca’nın ihtiyarından bağımsız olarak teşekkül ettiğinden sınıf dışındaki derslere kimin iştirak edeceğine ise yukarda bahsettiğim gibi tamamen çok hususi usullerle hoca karar verirdi.

İlk derste hocanın tüm sınıfa sorduğu sorulardan birisi şuydu ki sonradan anladık bu soru da hocanın tabiri caizse av için denize saldığı oltanın ucundaki yemlerden birisiymiş:

-İçinizde hiç âşık olanınız var mı?

Sınıfımız neredeyse bir imam hatip okulu diyebileceğimiz kadar hem bizzat imam hatip mezunlarının yoğun olduğu hem de İHL mezunu olmasa da aynı duygu ve düşünceleri paylaşan öğrencilerin çoğunlukta olduğu bir vasattaydı. Binaenaleyh böyle bir sınıftan bu minval bir soruya cevap verebilecek bir babayiğit çıkmadı diye hatırlıyorum. Nasıl çıksın ki âşık olmanın günah kabul edildiği bir ortamın gençleri âşık olsalar bile bunu saklamayı öğrenmek zorundalardı. Cevaba cesareti olmayanlardan birisi de ben fakirdim ve duygularımı dile getirmeye tabii ki cesaret edemedim.

Bir kaç hafta sonra hocanın üzerimizdeki tesiri gittikçe arttı ve biz kendisinin hususi halkasına girmek için teşebbüste bulunmaya cesaret gösterip odasına kadar gittik. Sınıftan bir arkadaşla gittiğimiz de Hoca’nın burada da ikimizi tartmaya müteveccih sualleri devam etti ki suallerden birisi şuydu:

- “Herhangi bir cemaate, tarikata, hocaya, vâkıfa, derneğe müntesipliğiniz varsa beni kimseyle kötü etmeyin. Baştan söyleyin benim başı bağlılarla işim olmaz. Siz zaten bir yola girmişsiniz. Yolunuz açık olsun.”, deyince:

- Yanımda benimle gelen arkadaş bir cemaate mensubiyetinin olduğunu söyleyince Hocamız da;

- “O zaman kusura bakma seni bu halkaya dâhil edemeyiz” dedi. Cevap sırası bana gelince ben de:

- “Hocam benim hiç bir yere intisabım yok” dedim ve yaklaşık üç sene ders dışında da hocanın hususi halkasına dâhil oldum. Bu zaman zarfında hocanın üzerimizdeki tesiri hakikaten de her türlü sitayişin üzerinde oldu.

Merhum hocamız bildiğim kadarıyla önce ERMENİ TERÖRÜNÜN KAYNAKLARI adıyla neşrettiği kitabıyla sözde Ermeni Soykırımı yalanını belgeleriyle çürütmüştü. Bu sebepten ASALA tarafından ölümle tehdit edildiğini duymuştuk. En son görevi Kültür Bakanı Yardımcısı olarak Doğu’da kelle koltukta dolaştı. Devletle milleti barıştırmak uğruna (her türlü ezaya/cefaya hatta yüksek ihtimalle de PKK terör örgütü ve mihraklarından gelen tehditlere aldırış etmeyerek mücahedesinden vazgeçmedi.

Ve sonunda millet yolunda can verdi.

Çok büyük bir teessür içindeyiz. Hocamızın ani ve çokça adi mevtine fevkalade müteessiriz tabii ki de lakin en çok da memleketimiz ve milletimiz için müteessiriz. Zira “Anadolu yetim kaldı” aziz hocamızın ölümüyle. Zor ama Allah yerini doldurtsun bu millete. Hocamız fevkaladeâlim ve arif bir zattı. Allah mekânını cennet eylesin. Bütün ilim, fikir dünyasının biz talebelerinin/muhibbanının, ailesinin ve tabi ki milletimizin başı sağ olsun.

Kültür Bakanı Yardımcımız, Üniversiteden öğrencisi olma şerefine nail olduğumuz aziz hocamız Prof.Dr. A. Haluk Dursun emr-i hak vaki olmadan önce kendi Facebook sayfasından “ abdala( dervişe ) malum olur”dedikleri bir şekilde yaptığı son paylaşımlarından birinde,

“ Gele bir devr, bu Haluk’u yâd eyleyeler!

Ahbap fırsatı sohbeti ganimet bilsin!” demişti.

Tesellimiz odur ki ‘fırsat-ı sohbetimiz’ oldu.

Aziz hocam ruhun şâd, mekânın cennet’ül- firdevs olsun. Ebedî istirahatgâhında şâduman olasın.

* Kıymetli okuyucularım bu ay ki yazımı aslında matbuat âleminin önemli simalarından Üstad Mehmet Şevket EYGİ için planlamış ve yazının girizgâhını da rahmetli üstadla öğrencilik yıllarımda beni tanıştıran merhum hocam Haluk Dursun’a ayırmıştım. Kaderin cilvesine bakın ki ben yazıyı yazamadan aziz hocam da toprağa karıştı. Dolayısıyla yazımın ikinci bölümünde Allah nasip ederse hem üstad Şevket Eygi’den hem de hocam rahmetliden bahsedeceğim.

OGÜNhaber