Ramazan üzerinden siyaset: İnanca saygı mı, ideolojik dayatma mı?

Türkiye’de siyaset kurumu uzun zamandır ideolojik kamplaşmalar üzerinden yürütülüyor. Ancak söz konusu mesele inanç, değerler ve özellikle çocukların manevi eğitimi olduğunda, tartışmanın dozu çoğu zaman ölçüyü aşabiliyor. Son olarak Erkan Baş’ın Ramazan etkinlikleri üzerinden yaptığı açıklamalar da bu çerçevede yeni bir tartışmanın fitilini ateşledi.

Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı olan Baş, özellikle Milli Eğitim Bakanlığı’nın desteklediği Ramazan programlarına yönelik sert ifadeler kullandı. Hedefinde ise Yusuf Tekin ve Bakanlığın çocuklara dönük dini içerikli faaliyetleri vardı. “Allah mısınız?” çıkışı ise tartışmanın seyrini tamamen değiştirdi. Çünkü bu ifade, yalnızca bir siyasi eleştiri değil; aynı zamanda toplumun büyük çoğunluğunun kutsal kabul ettiği bir inanç alanına dönük üstenci ve tahkir edici bir dil olarak algılandı.

Ramazan ayı, bu millet için sıradan bir takvim dilimi değildir. Yüzyıllardır bu topraklarda iftar sofraları, teravih namazları, mukabeleler ve dayanışma ruhu ile yaşanan bir manevi iklimdir. Devletin ya da yerel yönetimlerin bu atmosferi destekleyen etkinlikler düzenlemesi, toplumun değerleriyle barışık bir yaklaşımın doğal sonucudur. Çocuklara yönelik dini içerikli programlar da ailelerin talebi ve kültürel sürekliliğin bir parçası olarak değerlendirilmelidir.

Elbette bir siyasetçi bu faaliyetlerin içeriğini, yöntemini ya da pedagojik yönünü eleştirebilir. Demokratik sistem bunu mümkün kılar. Ancak eleştiri ile tahkir arasındaki çizgi çok nettir. “Allah mısınız?” gibi bir ifade, meseleyi teknik ya da pedagojik bir tartışma olmaktan çıkarıp doğrudan inanç alanına taşır. Bu da toplumda gereksiz bir gerilim üretir.

Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Türkiye’de dini değerlerin kamusal alandaki varlığı neden bazı çevreleri bu denli rahatsız ediyor? Çocukların milli ve manevi değerlerle yetişmesini istemek hangi aklın ürünü olarak gericilik ya da dayatma şeklinde sunuluyor? Eğer bir toplum kendi inancını, kültürünü ve tarihini yeni nesillere aktaramayacaksa, kimliğini nasıl koruyacaktır?

Bugün Batı ülkelerinde dahi kültürel mirasın korunması, geleneklerin yaşatılması ve dini özgürlüklerin güvence altına alınması temel bir demokratik hak olarak görülüyor. Türkiye’de ise konu İslam ve Müslümanlık olduğunda, bazı ideolojik çevrelerin refleksi neredeyse otomatik bir karşıtlığa dönüşüyor. Bu yaklaşım, toplumun değerleriyle kavgalı bir zihniyetin yansımasıdır.

Dahası, çocuklara yönelik dini eğitim faaliyetlerini toptan hedef almak, ailelerin tercih hakkını da yok saymak anlamına gelir. Bu ülkede milyonlarca aile, çocuklarının hem akademik hem de manevi yönden donanımlı yetişmesini istiyor. Devletin bu talebi karşılaması, anayasal çerçevede din ve vicdan özgürlüğünün bir sonucudur. Buna karşı çıkmak, özgürlük savunusu değil; aksine belirli bir ideolojinin topluma dayatılmasıdır.

Siyaset kurumu, toplumu ayrıştıran değil birleştiren bir dil üretmek zorundadır. İnanç üzerinden yapılan sert çıkışlar, kısa vadede siyasi tabanı konsolide edebilir; ancak uzun vadede toplumsal barışı zedeler. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, farklı görüşlerin saygı zemininde tartışılabildiği bir siyasal iklimdir.

Ramazan etkinlikleri üzerinden koparılan bu fırtına, aslında daha derin bir ideolojik gerilimin yansımasıdır. Bir tarafta dini değerlerin kamusal alanda görünür olmasını doğal karşılayan geniş bir toplum kesimi; diğer tarafta bunu laiklik karşıtı bir adım olarak yorumlayan bir anlayış bulunuyor. Oysa laiklik, inancı kamusal hayattan silmek değil; devletin tüm inançlara eşit mesafede durmasını sağlamaktır. Eğer devlet, toplumun çoğunluğunun benimsediği bir dini geleneğe yönelik etkinlikleri destekliyorsa, bu başka inançlara yasak koyduğu anlamına gelmez.

Bugün yapılması gereken, karşılıklı suçlamalarla tansiyonu yükseltmek değil; çocukların en sağlıklı şekilde yetişmesini sağlayacak ortak bir zeminde buluşmaktır. Eğitim politikaları elbette tartışılmalıdır. Ancak bu tartışma, kutsal değerleri hedef alan, toplumu rencide eden bir dil üzerinden yürütüldüğünde amacından sapar.

Toplumun inançlarına karşı kullanılan üstenci ve küçümseyici üslup, sadece siyasi bir tercih değildir; aynı zamanda sosyolojik bir kırılma üretir. İnsanların kutsalına saygı duymadan özgürlük savunusu yapılamaz. Gerçek demokrasi, çoğunluğun değerlerine hakaret ederek değil; farklılıkları tanıyarak güçlenir.

Sonuç olarak; Ramazan etkinlikleri üzerinden yürüyen bu tartışma, Türkiye’de inanç ve siyaset ilişkisinin hâlâ sağlıklı bir zemine oturmadığını gösteriyor. Eleştiri elbette yapılmalıdır, ancak bu eleştiri inançlara yönelik aşağılayıcı bir dille değil; somut veriler ve pedagojik argümanlar üzerinden yürütülmelidir. Bu ülkenin çocukları, ideolojik kavgaların malzemesi değil; ortak geleceğimizin teminatıdır. Onları korumak, değerlerini yaşatmak ve sağlıklı bir eğitim ortamı sunmak hepimizin sorumluluğudur.

 

Kalın Sağlıcakla…

OGÜNhaber