Gazetecinin tutuklanması… Bu iki kelime yan yana geldiğinde, yalnızca bir meslek grubunu ilgilendiren dar bir tartışmadan söz etmiyoruz. Aksine, doğrudan toplumun haber alma hakkını, demokrasinin işleyişini ve hukukun evrensel ilkelerini ilgilendiren son derece ciddi bir meseleyle karşı karşıyayız. Çünkü gazetecilik, bireysel bir faaliyet değil; kamunun gözü, kulağı ve vicdanıdır. Bu nedenle bir gazetecinin özgürlüğüne yönelik her müdahale, aslında toplumun gerçeklere ulaşma hakkına yönelmiş bir müdahaledir.
Son günlerde gazeteci Mehmet Yetim üzerinden yeniden alevlenen tartışma, yeni bir mesele değil; aksine uzun süredir biriken bir sorunun dışa vurumudur. Elbette ki yapılan bir haber ya da paylaşım eksik olabilir, hatalı olabilir, hatta ciddi eleştirileri hak edebilir. Gazetecilik mesleği zaten bu eleştiri ve denetim mekanizmalarıyla kendini geliştiren bir alandır. Doğruluk, teyit ve sorumluluk bu mesleğin temelidir. Bu noktada kimsenin bir itirazı yok.
Ancak asıl mesele burada başlıyor. Bir hatanın karşılığı ne olmalıdır? Hukuk devleti, tam da bu soruya verdiği cevapla kendini gösterir. Eğer verilen cevap ölçüsüz, orantısız ve keyfi ise, orada hukuk devleti ilkesi zedelenmiş demektir.
Bir gazetecinin yaptığı bir paylaşım nedeniyle doğrudan tutuklanması, hukukun en temel ilkelerinden biri olan “ölçülülük” ilkesini ciddi şekilde tartışmaya açar. Tutuklama, bir cezalandırma yöntemi değildir; aksine istisnai bir tedbirdir. Kaçma şüphesi, delil karartma ihtimali ya da somut bir tehlike hali yoksa, başvurulmaması gereken bir uygulamadır. Buna rağmen, özellikle son yıllarda tutuklamanın bir tedbir olmaktan çıkıp adeta bir refleks haline geldiğini görmek, kaygı vericidir.
Burada açık konuşmak gerekir: Gazeteciler hata yapabilir. Bu hatalar yargıya taşınabilir, hukuki süreç işletilebilir ve gerekli görülürse cezai yaptırımlar da uygulanabilir. Ancak daha yargılama süreci başlamadan, bir gazeteciyi özgürlüğünden mahrum bırakmak, sadece o kişiye yönelik bir işlem değildir. Bu, tüm gazetecilere verilen açık bir mesajdır: “Dikkatli yaz, yoksa bedelini ödersin.” İşte bu mesaj, basın özgürlüğünün en büyük düşmanıdır.
Çünkü bu durum, gazetecilerde oto-sansür mekanizmasını tetikler. Kalemini özgürce kullanması gereken bir gazeteci, her kelimesini tartmak zorunda kalır. Gerçeği yazmak ile başına gelebilecekler arasında bir tercih yapmak zorunda bırakılır. Oysa gazetecilik, korku ile yapılabilecek bir meslek değildir. Basın, ancak korkmadan yazabildiği ölçüde özgürdür ve ancak özgür olduğunda topluma gerçekleri sunabilir.
Türkiye’de basının içinde bulunduğu şartlar zaten herkesin malumu. Ekonomik baskılar, ilan gelirlerindeki dengesizlikler, siyasi kutuplaşma ve sosyal medya üzerinden yürütülen linç kültürü… Tüm bunların üzerine bir de tutuklama gibi ağır yaptırımların eklenmesi, basının nefes alanını daha da daraltmaktadır. Bir yandan “doğru habercilik yapın” denirken, diğer yandan yapılan hataların karşılığında en ağır tedbirlerin devreye sokulması, açık bir çelişkidir. Bu yaklaşım gazeteciliği geliştirmez, aksine onu savunmasız bırakır.
Unutulmamalıdır ki, güçlü bir demokrasi ancak güçlü bir basınla mümkündür. Güçlü basın ise yalnızca özgür bir ortamda var olabilir. Eğer gazeteciler sürekli bir baskı ve tehditle karşı karşıya kalırsa, kamuoyuna ulaşan bilgi de doğal olarak eksik, yüzeysel ve çoğu zaman yönlendirilmiş olur. Bu da en büyük zararı topluma verir. Çünkü bilgi eksikliği, yanlış kararların, manipülasyonun ve kutuplaşmanın önünü açar.
Mehmet Yetim örneğinde olduğu gibi, yapılması gereken; hatayı cezalandırma refleksiyle değil, hukukun evrensel ilkeleri çerçevesinde değerlendirmektir. Tutuksuz yargılama, hem adaletin sağlanması hem de ifade özgürlüğünün korunması açısından en doğru ve en makul yöntemdir. Aksi bir yaklaşım, hukukun değil, gücün öne çıktığı bir düzenin işareti olur.
Daha da önemlisi, bu tür uygulamalar sadece bugünü değil, geleceği de şekillendirir. Genç gazeteciler bu tabloyu gördüğünde, mesleğe olan inançlarını kaybeder. Gerçeğin peşinden gitmek yerine, risk almamayı tercih ederler. Bu da uzun vadede nitelikli gazeteciliğin gerilemesine, toplumun ise daha az doğru bilgiye ulaşmasına neden olur.
Sonuç olarak; yapılan paylaşımı doğru bulmayabiliriz, sert şekilde eleştirebiliriz. Ancak bu durum, bir gazetecinin özgürlüğünden mahrum bırakılmasını meşru hale getirmez. Tutuklama bir istisna olmalıdır, kural değil. Hukuk, cezalandırma aracı değil, adaletin teminatı olmalıdır.
Gazetecilerin kalemini kırmak yerine, onları daha doğru, daha dikkatli ve daha sorumlu haberciliğe teşvik eden bir anlayışa ihtiyaç var. Çünkü susturulan her gazeteciyle birlikte, aslında biraz daha kararan bir kamuoyu gerçeği vardır. Tutukluluk değil Hukuk işletilmelidir.
Ve unutulmamalıdır: Özgür basın yoksa, gerçek de yoktur.
Kalın sağlıcakla…