Sürgündeki Hatıralarımız (Bölüm 3) Okul ve küçük yaşta ticaret

Gizemli kapı komşumuzu da iyice tanıdıktan sonra artık babama başka sorular sormaya başlamıştım. Yaşım yavaş yavaş büyüdükçe merakım da artıyordu. Benim sorularıma Efendi Babam hep “Babaannenle konuş o sana anlatsın” diye cevap verirdi.

Yaşım 6 ya yaklaşmış, anaokulunu bitirip ilkokula yazılmıştım. İlkokula kayıt olduğumda henüz beş yaşını bitirmemiştim. Okulun adı yaşadığımız yerde yakın bir caddede olan Hz Ebubekir İlkokulu’ydu.

Sınıfın en iyi öğrencisiydim. Öğretmenimiz uzun boylu güzel bir hanımdı. İlk aylarda beni ve ailemi bilmiyordu. Her ders bitiminde beni yanına çağırır ve ellerime, üstüme başıma bakarak beni koklar, öper ve “Sen nasıl temiz bir çocuksun böyle helal olsun annenize” der beni takdir ederdi.

Sınıfta süslenen, güzel kokular süren tek öğrenciydim. Hal böyle oluna bu durum öğretmenimin de dikkatini çekmişti.

Bir gün defterime beni okulun en temiz, itinalı ve çalışkan öğrencisi seçtiğini yazmış ve annemi okula çağırmıştı.

Annem bu yazıyı görünce ertesi gün okula gitti. Öğretmenin benden çok memnun olduğunu ve bu nedenle aileyi tanımak istediğini anneme söylemişti.

Annem de tabi ki diyerek ailemizi öğretmenime anlattığında öğretmenim şaşkınlık içinde kalmış ve “Vay be ben kimlere ders veriyormuşum meğer, ama belliydi bu çocukta bir farklılık vardı hissediyordum, o nedenle sizinle tanışmak istemiştim” diyerek şaşkınlığını dile getirmişti.

Ben bu okulda 6 yıl okudum. Suriye’de ilköğretim 6 yıldır.



CUMA GÜNLERİ

Cuma malum Arap ülkelerinde haftasonu tatilidir. Perşembe günü ise yarım gün, Cuma tam gün resmi daireler ve okullar tatil olur. Bu nedenle Cuma günleri hep güzel geçerdi. Sebebi ise sabah erken kalkmıyordum, gönlümce uyku çekiyordum.

Ve diğer güzel yanı ise babamla beraber Cuma namazlarına gitmemizdi. Efendi babam, hayal meyal hatırlarım beni 4 yaşımdan itibaren Cuma namazlarına, teravih namazlarına götürürdü.

Onunla birlikte Cuma namazlarına gitmeyi çok severdim. Babam 86 yaşına kadar adeti üzere Cuma namazlarına gitmeye devam etmiştir. Camiye erken gider ilk girenlerden olurdu. Camide her zaman oturduğu bir yeri vardı. Hemen imamın sağ tarafına, minberin yanıbaşına oturur, sırtını hafifçe minbere yaslar, dersi, Kur’anı Kerim’i dinler, Hutbeyi dinler ve sonrasında namaza dururdu.

Namaz bittiğinde camiye müdavim olanların kendi aralarında selamlaşmaları adettendi. Sıraya girer birbirleriyle selamlaşırlardı. Ben de babamla sıraya girer o selamlaşırken beni görenler başımı okşar, bana şeker verirlerdi.

Eve gelince ceplerim şeker dolu olurdu. Validem söylenirdi “Bu çocuğa bu kadar şeker verilmesin“ diye.

Validem biz Cumaya giderken bana kokular sürer en yeni, en temiz kıyafetlerimi giydirirdi.

İşte Cuma günlerimiz böyle geçerdi.



BABAANNEM

Babaannem bana çok düşkündü, beni çok severdi. Bana hep eski günleri, kendi yaşadıklarını, dedelerimizi anlatırdı.

Senin dedelerin sultandı, üç kıtada hüküm sürmüştü” derdi. Kocaman saraylarda yaşadıklarını anlatırdı. Bütün bunlar benim çocuk zihnimde bir hayale dönüşür ve bana  1001 gece masalları gibi gelirdi. Babannem bunları bana ben uyuyayım diye anlatır
zannederdim.

Televizyonda nadiren de olsa Türkiye ile ilgili bir haber çıkardı, Efendi babam ve babannem pür dikkat ve gözleri yaşlı bu haberi sonuna kadar izlerlerdi.

Bütün bunları,ve ailemin yaşadığı o hasreti,gurbet acılarını yaşım büyüdükçe anlamaya başladım.

7 yaşıma geldiğimde artık ailem sokağa çıkmama izin veriyordu fakat gene de sınırlıydı. Günde iki saati aşmamak üzere çıkabilirdim. Babannem ve babam fazla olursa çok kızardı, validem ise “Bırakın çocuk oynasın enerjisini atsın” derdi.

Babaannem ise “Aslan parçası şehzadem ne işi var sokakta, çıkıp ta kötü çocuklarla haşır neşir olmasın” derdi.

Bunlar günlük ev hali olarak yaşadığımız şeylerdi. Ben bi şekilde validemden izin koparıp çıkardım.

Bir gün babannem emeklilik maaşıyla bana çok güzel bir bisiklet aldı. Aldı almasına ama şart koştu “Evin avlusunda kullanacaksın” diye.

Devreye gene validem girdi ve sokakta kullanmama izin verdi. Daha ilk hafta yeni bisikletimle sokağa çıktım. Mahalledeki çocuklar şaşkınlıkla ve hayranlıkla bisikletime bakıyorlardı.

O dönemlerde bisiklet yaygın değildi ve şimdiki gibi her çocuk kolayca sahip olamıyordu.

Ben bir hafta kullandıktan sonra sıkılmaya başladım fakat çocuklar ise bisiklet için benim yanımda dolaşıyorlardı. Ben onların bu istekleri üzerine işi ticarete dökmeye karar verdim

Mahallede iki tur atandan iki kuruş alıyordum. Yani bisikletimi kiralık veriyordum. Günün sonunda eve ceplerim dolu geliyordum.

Babannem bu durumu öğrenince çok kızmıştı “Sen nasıl emirsin (bana şehzade ya da emir derdi), böyle olur mu?” diye.

Validem ise her zamanki gibi araya girdi ve bana izin verdi.

İşte benim ilk ticaretim ve ilk para kazanmam daha yedi yaşındayken bana alınan bu bisiklet vesilesi ile olmuştur.



Yazları Şam sıcak geçerdi. Ama evin yapısından mıdır bilmem biz evde o sıcaklığı hissetmezdik.

Yaz olduğunda benim sokak iznim de artık iki saatlik değildi. Sabah çıkar, öğlen 2.30’a yani Efendi babam eve gelene kadar dışarda kalırdım.

Babam ise orduda sivil olarak gıda alım satım işi yapardı. Her sabah bir koruma ve askeri bir jip ile işe gider akşam aynı şekilde dönerdi.Kimseyle arkadaş olmazdı. İşyerinde bazı yüksek rütbeli subaylar hariç hiç kimse kim olduğunu bilmezdi. O subaylar ise babama çok hürmet ederlerdi.

Evet dostlarım benim bisiklet ile başladığım ticaretim ise onunla sınırlı kalmadı tabi. Sonrasında bana alınan oyuncak arabaları satıp para kazanıyordum. Bu arabaları babam hediye olarak Beyrut’tan getirirdi.

Bir gün bu arabaları sattığımı öğrenmiş ve bana çok kızmıştı. Hatta validemi göndererek satış yaptığım çocukların paralarını iade edip oyuncakları geri almıştı.

Bu olay beni çok üzmüştü ama babam geri adım atmamış ve bana bir daha Beyrut’tan oyuncak getirmeyeceğini söylemişti.



LÜBNAN BEYRUT VE CÜNYE

Daha çok küçük yaşlarımdan hatırladığım anılardan biridir ki biz yazları hatta neredeyse ayda iki defa Beyrut’a Cünye’ye giderdik.

Lübnan babamın doğduğu ülke, Cünye ise bir sahil kasabası, babannemin memleketi. Sizlere bir önceki yazı dizimde anlatmıştım.

Beyrut’ta çok akrabamız vardı. Sultan Abdülaziz Han’ın torunları Şehzade Seyfeddin Efendi ve çocukları, benden üç yaş büyük Şehzade Orhan adaşım ve iki kardeşi Gülhan Sultan ve Perihan Sultan. Hep onlarla oynardım.

Beyrut’ta bir süre kaldıktan sonra Cünye’ye giderdik. Babaannemin kardeşleri vardı, teyzeleri vardı onları ziyarete giderdik.

Teyzeleri hristiyan marunilerdendi ve ben evlerinde çeşitli resimler ve haç görünce çok şaşırmıştım. Babanneme sormuştum bana “Ben de hristiyandım ama dedene aşık oldum ve müslüman oldum evlendik” derdi.

Babam bıraksalar hep Lübnan’da yaşamak isterdi. O zamanlar Lübnan Suriye’ye göre daha gelişmişti ve daha fazla teknolojiye sahipti.

Babam diğer aile fertleriyle de sık sık görüşürdü. Mesela dizide izlediğimiz Naile Sultan gerçekte babamın görüştüğü bir akrabasıydı. Onunla ve Sultan Reşad’ın ve Sultan Abdülmecid’in torunlarıyla görüşürlerdi. Hasret giderirlerdi.

Konuştuklarını anlamakta zorlanırdım. Genellikle Türkçe konuşur bazen de bozuk bir Arapçayla devam ederlerdi.

Yani annemle ben tabiri caizse konuşmalara Fransız kalırdık. Babama kızarlardı sen bu şehzadeye Türkçeyi öğret diye. Babamsa “İnşallah bir gün öğrenecek  ama ben şehzademin bu dili bizlerden değil,burada değil,ülkemizde ,Türkiye’de öğrensin isterim
derdi.

Aile fertleri babama gülerdi “Harun Efendi ne Türkiye’si, unutuyorsun galiba biz buradan başka yere bile geçiş yapamayız nasıl Türkiye’de öğrenecek?” derlerdi.

Babam “Bu esaret elbet bir gün bitecek inşallah” derdi. Çok umutluydu, hissediyordu sanki. Ama Lübnan’da yaşayan aile fertlerimiz bu hissi anlamıyorlardı.

Evet dostlarım bu haftalık da yazı dizimin sonuna geldim. Bu bölüm biraz uzun oldu hakkınızı helal ediniz ve Allaha emanet olunuz.!
OGÜNhaber