02.09.2015 14:23 Güncelleme Tarihi: 02.09.2015 15:03

Aslında Avukatlık..

Aslında Avukatlık..

Ülkemizde özellikle İslami hassasiyeti yüksek dindar diye tabir edebileceğimiz kişi ve topluluklarda özelde avukatlara ve avukatlık mesleğine genelde de hukuk insanlarına yönelik olumsuz bir bakış açı

Özelde avukatlara genelde de hukuk insanlarına (Hâkim-Savcılar dahil) karşı bu olumsuz yargının temelini ise Nisa süresi 105. Ayetin sonundan yer alan ‘ … Ve ihanet edenlere taraftar olma’ . Bu ayetteki ihanet edenler, cürüm yani suç işleyenler olarak tanımlanmaktadır. Yine Nisa Süresi’nin 109. Ayetinde ise'..

Haydi siz dünya hayatında onları (günahkârları) savunuverdiniz (diyelim). Ama kıyamet günü onları Allah'a karşı kim savunacak ve onların üzerine kim vekil olacaktır?’’
denilmektedir. Bu ayetleri anlamadan okuyan kişiler hukuk insanlarına yönelik olumsuz yargılar ile, ayetteki haksızı savunanlar, günahkarları savunanlar kategorisine sokulmaktadırlar.

Bu ayetlerden yola çıkarak, avukatların kimin davasını almışlarsa, müvekkillerinin suçlu/masum/haklı/haksız olup olmadığına bakmaksızın var güçleri ile onları savunmaya çalıştıklarını, savcıların ise birilerini illa ki suçlu göstermek yolu ile onlara ceza verdirmeye çalıştıklarını, hâkimlerin ise avukat ve savcıların kendi işlerine geldikleri gibi sunduğu şeylere göre karar verdiklerini düşünmek gibi bir hataya düşmektedirler.

Oysaki bana göre sözkonusu ayetler bilakis avukatlık yani Savunma’nın Adaletin tecellisinde ne kadar önemli olduğunu gösterecek bir hadise üzerine inmiştir. Şöyle ki;

Çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre bu ayet, Rifa’a adında yeni Müslüman olmuş birinin evinden içinde bir zırh ve kılıç olan bir un çuvalını çalan Tu’me ibn Ubeyrık hakkında inmiştir. Tu’me, yakalanma korkusuyla çuvalı götürüp tanıdığı bir Yahudi’nin evine emanet olarak bırakmış ancak iz sürenler Tu’me’nin çaldığını tespit edince, suçu Yahudi’nin üstüne atmak istemiştir. Tabii ki Yahudi, çuvalı Tu’me’nin kendisine emanet olarak bıraktığını söyleyince dava Hz. Peygamber’e intikal etti. Tu’me’nin akrabaları Hz. Peygamber’e gelerek adamlarını temize çıkarıp Yahudi’nin cezalandırılmasını istediler. Hz. Peygamber de “zahire” bakıp Tu’me ve onu savunan akrabalarının lehlerinde karar vermeye eğilim gösterince Nisa suresinin yukarıda bahsettiğimiz ayetlerin de yer aldığı on ayeti (105–115) nazil oldu… Ve Tu’me ibn Ubeyrik haksız bulunarak mahkum edildi.

Bu davada görünüşte bütün deliller Yahudi’nin aleyhinedir.Hatta Hz.Peygamber  dahi Tu’me ibn Ubeyrik lehine karar verecek iken tabir caizse Allah, Yahudi’nin ‘ avukatı’ olmuştur. Zamanımızda haksızlıklar ve adaletsizlikler karşısında hakkı ve adaleti sağlayacak Peygamber olmadığına ve Vahiy gelmeyeceğine göre insanların haklarını koruyacak, savunacak insanların gerekliliği ortadadır.

Klasik fıkıh kitaplarında dahi vekalet konusu işlenirken ‘elvekale bil husume’ diye tabir edilen bir başlık altında, mahkemelerde hakkını savunmak için bir başkasına vekalet vermek konusu işlenmiş ve kavramsallaştırılmıştır.

Klasik fıkıh kitaplarını aşar isek, hiç şüphesiz hukuk insanlarının yaptığı iş, suçu savunmak değildir. Savunma hakkı,suç işleme hakkı vermemekte;ancak savunma dokunulmazlığı sağlamaktadır.

Hukuk adamlarının işi, henüz suç işlediği (ya da hukuk davaları bağlamında haksız olup olmadığı)sabit olmayan yani suçlu (haksız) olduğu kesinleşmeyen bir kişinin hakkını savunarak adaleti sağlamaktır. Bu da hiç şüphesiz İslam Dini’nin en büyük ideali olan ‘adil toplum’ amacına hizmet etmektir.

Bu anlamda Savunma hakkı, hakları devlet ya da fertler tarafından ihlal edilen ya da edilme tehdidi altındaki kişinin haklarının korunması için yasal korunma yollarının işletilerek haklarının koruma altına alınmasından başka bir şey değildir. Delillerin mahkemeye usulüne uygun olarak sunulması, kişilerin kendini mahkemelerde gereği gibi ifade edebilmelerine hizmet eden avukatlar da işte bu savunma hakkının güvenceleridir. Savunma hakkı, doğru ve güvenilir yargılanma hakkı demek olan kutsal bir hak olan adil yargılanma hakkının olmazsa olmazıdır. Avukatın görevi, savunduğu kişinin suçlu/haklı olup olmadığına bakmaksızın, Müvekkili hakkında lehe olan tüm delilleri usule uygun olarak ortaya koyarak, Müvekkili hakkında yasanın öngördüğü doğru ve adil bir hükmün ortaya çıkmasını ve uygulanmasını sağlamaktır.

Avukat, Müvekkilinin yaptığı Mahkemeye dava olarak yansıyan eylem ve işlemleri ile ilgili olarak ilgili hukuk normlarının doğru tayini ile doğru uygulanmasına ve bu şekilde de verilecek hükmün doğru olmasına ve bu hali ile de savunma makamı olarak kişilerin ‘adil yargılanma’ hakkına yardımcı olan kişidir.

Avukatlar aleyhine söylenen ‘Avukat, biri davasında haksız ise veya suçunu gizliyorsa da o kişiyi savunuyor.’ Şeklindeki iddia gerçek suçluya ulaşmadan, deliller ile ispatlanmış bir maddi gerçekliğe ulaşmadan ya da bir hukuk davasında henüz haklı ya da haksız olan taraf belli olmadan bir kişiyi hakkında suçlu ya da haksız olduğu kanaati ile avukatsız bırakma sonucunu doğuracaktır. Bu durum da ‘adil yargılanma’  hakkının ağır bir ihlalini sonuçlayacaktır.
Nihayetinde kişi suçlu bile olsa insandır. Bir suçlunun bir davasında haksız bile olsa bir avukatla görüşerek bilgi alması, dışarıdaki yakınları ile iletişim kurması, dışarıda devam eden iş ve aile hayatı hakkında bazı düzenlemeler yapma hakkı elinden alınamaz.

Bu ise, öncelikle Masumiyet karinesini ihlal edecek sonrasında ise kişi suçlu ya da haksız olsa dahi en temel haklarından olan ‘ adil yargılanma’ hakkını ihlal edecektir. Müslümanlara savaş esnasında düşmanına karşı adil davranmak yükümlülüğü yükleyen bir din olan İslam Dini’nin ‘adil yargılanma’hakkını önemsememiş olması düşünülemez.

Çünkü İslâm, insan onurunu ve saygınlığını korumaya ve adaletsizliği, zulmü ve sömürüyü yok etmeyi amaçlamaktadır. Bu anlamda, adil yargılanma hakkı insanların en temel haklarındandır. Bu hakkın olmadığı yahut kısıtlandığı, ihlâl edildiği bir toplumda medeniyet yoktur, sağlıklı bir düzen yoktur, güven yoktur, tam manasıyla hürriyet yoktur.