09.06.2018 04:31 Güncelleme Tarihi: 09.06.2018 21:37 10927 Okunma

'Demokrasinin Sonu' mu geliyor..

Demokrasinin Sonu mu geliyor..

ABD ve AB’nin kullandığı en yüce ve tartışmasız enstrüman 'Demokrasi' idi.

Bu, öyle sihirli bir sözcük idi ki; ABD işgale giderken bile, “Demokrasi, özgürlük ve insan hakları götürüyoruz” derdi.

Türkiye özelinde bakarsak; AB sürekli demokrasi içerikli  insan hakları konulu ve demokratik fasıllar vb. gibi raporları hazırlardı.

Ama şimdi geldiğimiz noktaya odaklanalım.

ABD özellikle Ortadoğu ve pasifik merkezli politikalarını  belirlerken ve bölgelerde fiili durum oluştururken sihirli sözcük “Demokrasi”yi ağzına bile almıyor.

AB ülkeleri artık “ulvi demokratik değerler”den hiç bahsedemiyor.

Kaldı ki; bahsetse bile, ipleyen, takan ve ciddiye alan yok.

Çünkü kendi içinde bile bu değerlerin bir değeri kalmadı.

Avrupa’da faşizm sürekli yükseliyor.

Faşizan partiler yönetimlere geliyor.

AB kendine atfettiği tüm değerleri unutarak sadece ayakta kalmaya çalışıyor.

İtalya ve İspanya’da oluşan iktidarlar, Macaristan, Polonya, Bulgaristan gibi Doğu Avrupa ülkelerinin öne çıkmaya başlaması; kendi içinde yeni ve mikro ittifak planlarının yapılması, İngiltere’nin Brexit kararı, AB’nin “değerlerini” bir kenara koyarak “devlet”leri korumacı bir yönelime girdiğini gösteriyor.

Bütün bunlardan sonra “Demokrasi Risalesi” rafa mı kaldırılıyor…

Evet, öyle görünüyor ki; ABD ve AB’nin hegomonik argümanı Demokrasi’nin Sonu geliyor.

Dünün kullanışlı ve sihirli kavramı  önemini yitiriyor, ömrünü bitiriyor.

ABD’ye yön veren mahfiller bile “Demokrasi’nin Sonu mu…” demeye başladı.

Retorik ve teorik olarak dillerden düşmeyen Demokrasi; askeri ve ekonomik işgal için  bile kullanılmaz hale geldi.

Konuşulmaya başlanan “Demokrasinin Sonu” süreci durmayacak ve hız kazanarak sürecektir.

Self Savunma ve Ekonomi odaklı “Güçlü Devlet” motifinin öne çıktığı bir evreye gidiliyor.

Artık demokrasinin “Demoklas’in Kılıcı” gibi kullanıldığı dönem sona eriyor. Bunu biz değil; demokrasiyi dillerinden düşürmeyen “Egemen Devletler” dile getiriyor.

Öyle görünüyor ki; Demokrasi, miyadını doldurdu ve kullanışlı aparat dönemini tamamladı.

Egemenler, artık niyetlerini sihirli kavramlara gizlemeden doğrudan saldıracakları bir süreç başlattılar.

Bu konuda ABD en pervasız durum ve niyette.

AB ülkelerini bile dizayn etme, kontrole alma ve hakimiyetini pekiştirmek için her türlü enstrümanı kullanmaktan geri durmayacak noktada.

Özellikle “Batı Ötesi Toplum ve Devletlerin” çok dikkatli olması gereken bir evre başladı/başlıyor.

Demokrasi kelimesinin sihrini, erdemini, efsununu tartışmanın bir alemi yok artık.

Bu ülkeler ve toplumlar, gelmekte olan konsept’de kendilerini nasıl koruyacak..?

Temel problematik bu olsa gerek.

Yeni sürecin yeni kavramı artık “Güçlü-Merkez Devlet” olgu ve algısıdır.

Son yıllarda hızla artan savunma giderlerine bakın.

Yeni sürece dair şifreleri göreceksiniz.

Devletler, toplumlar silahlanıyor.

Savunma Sanayiini geliştiriyor, güçlendiriyor, artırıyor.

Artık, 20. Yüzyıl paradigma ve dili iflas etmiştir.

20 yüzyıla dair söz, söylem ve jargon hamasetten öteye geçemeyecek.

Reelpolitik ve egemenlik olgusunun herşeyin önünde tutulacağı bir dönem başlıyor.

Bu öyle bir reelpolitik ki; hiçbir niyetin gizlenmediği, işgalin, elde etmenin, hakim olmanın tek ve en önemli hedef olduğu; sloganik kavram ve söylemlerin önemsizleştiği ve adeta; “taktik maktik yok. Bam bam bam” diye amiyane anlatılacak bir varoluşsal gerçeklik şeklindedir.

Türkiye bu global gerçeklikten yoksun hareket edemez.

Soğuk Savaş refleksindeki demode söz ve söylemlerle, nostaljik siyasetle hiç hareket edemez.

Global Siyaset, “önce diplomasi sonra savaş” yaklaşımını bitirdi ve tam tersi bir süreci yaşıyor.

Post Gerçeklik” böyle tezahür ederken, Atatürk tarafından zamanın ruhuna uygun olarak yerinde ve isabetle söylenen “yurtta barış cihanda barış” söylemini bugün  nostaljik bir retorik olarak kullanmak bizi sadece yok etmeye götürür. Hatta; Özgür ve Bağımsız Türk Devletini kurmak için dönemin en büyük varoluş mücadelesi Milli Kurtuluş savaşı verilmesi gerçeğini gözardı etmek olur.

Atatürk 1919’da Sivas Kongresinde; “Ya istiklal ya Ölüm” dedi ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra, 1931 yılında zamanın diplomatik refleksinde parola mesabesindeki “Yurtta sulh cihanda sulh” prensibini dile getirdi.

Peki şimdi biz ne yapmalıyız..?

Hamaset ve nostaljik siyaset söylemlerini bir kenara bırakmalıyız.

1. Cihan Harbinden bu yana “Devlet” olgusu hiçbir dönemde bu kadar önem arzetmemişti. Hal  ve küresel gidişat böyleyken Türk devleti ve Millet’inin de yeni koşul ve gidişata kendini revize etmesi şart olmuştur.

Öz Savunma da diyebileceğimiz Milli savunmayı hızla geliştirmeye devam etmeliyiz.

Bunun olmazsa olmazı Milli Ekonomiyi, ivedilikle kurumsallaştırmalı ve “öz yeterlik” boyutunda şekillendirmeliyiz.

Mümbit ama atıl halde bulunan yeraltı kaynaklarımızı kendi sanayimizin mamül hammaddesi olarak kullanılır hale getirmeliyiz.

Özellikle petrol ve doğalgaz konusunda ne yapılması gerekiyorsa onu yapmalı; gerekirse Musul-Kerkük ölçeğinde “bilek gücü” kullanarak ekonomik zaafımızın en büyük kalemini minimize etmeliyiz.

Yeni konsepte uygun bir diplomatik dil, kısa-uzun vadeli global ve mikro ittifaklar oluşturmalı ve “Devlet” olgusunun güçleneceği bir yol ve yöntem izlemeliyiz.

Toplum olarak iç siyaset dalaşını bırakmalı ve dünyanın gidişatına odaklanmalıyız.

Artık seçim meydanlarının şehvetine kapılmaya bile tahammülün olmadığı bir global gerçeklik sürecindeyiz.

1970’lerin solcu söylemlerinin hamasetiyle siyaset dili oluşturacak dönemde hiç değiliz.

Bütün partilerin, zaaf göstermeksizin “Türk Devleti”ni güçlendirici söylem ve eylemle hareket etmesinin zaruret olduğu bir dönemdeyiz. Artık herkes, her parti, her grup ve hatta her birey bu idrak içinde hareket etmeye
mecburdur.

Tek varlığımız Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Devletimizdir.
Bekamızdır.

Yoksa, diye başlayan bir cümle bile kurmak istemiyorum.

Dünyanın gidişatı bu yöndedir ve bunu asla gözardı etmemeliyiz/edemeyiz.