'Kurtlar Sofrası' kurulunca, 'Kurt Kanunu' geçerli olur..!

'Kurtlar Sofrası' kurulunca, 'Kurt Kanunu' geçerli olur..!

Cumhuriyet yeni kurulmuştu.
Devlet ve toplum bazlı, yeni bir inşaa süreci başlıyordu.
Yaşanan Milli Mücadeleyle "Kurtuluş" süreci bitmiş, "Kuruluş" safhası başlamıştı.
Kemal Tahir’in "Kurt Kanunu" diye kavramsallaştırdığı ortam, bu süreçti.
Düne kadar yakın arkadaştılar,
Birisi İttihatçıların "Küçük Efendi"si Kara Kemal, diğeri ise "Sarı Kemal"i Mustafa Kemal idi.
Takriben, on yıl süren kanlı ve zorlu mücadele ve tasfiye süreci başlamıştı.
İttihat Terakkiciler yok edilmeliydi.
Kemal Tahir’in anlatımıyla bir sürek avı başlamıştı.
En nihayetinde, gidişatın farkında olan Kara Kemal, evine sığındığı Emin Efendiye;
"Anadolu savaşını başarıya ulaştıran asker-sivil kadronun çoğunluğu İttihatçıydı...
İlk çatışma Padişahlık-Halifelik meselesinde patlak verdi.
Demek ki, er-geç karşı karşıya gelecektik...
Şeyh Sait isyanı bahane oldu.
Takrir-i Sükûn kanunu çıktı. İstiklâl Mahkemeleri kuruldu...
Terakkiperver Partiyi kapattılar..!
Tarihin örneğini yazmadığı bir kurtlar boğuşmasına girip yenik düştük.
Kurtlukta düşeni yemek kanundur…"
der ve malum sonu yaşar.
"Düştük-Konuşurum haaa…" diye galiplere şantaj yapmaz.
"Suskunluk Yasası"nı ihlal etmez,
Yola çıktığı zamandaki inanç ve itikadına sadık kalır ve sürecin "etik" boyutuna halel getirmeden kaderine razı olur.
Korkudan mı susup, kaderine razı oldular,
Yoksa çiğ yedikleri için mi..!
Veya haksız olduklarından mı,
Yahut da, gerçekten "hain" oldukları ve "ihanet" ettikleri için mi..!
Hayır hayır hayır…
Haksızlığa uğrasalar bile,
İşlemedikleri bir suçtan, mesul tutulsalar bile,
Tasfiye edildiklerini ve öleceklerini bile bile,
Devlet adabı ve inandığı "etik" değerlere iman etmiş oldukları için malum sonu yaşadılar.

Peki "Kurtlukta düşeni yemek kanundur" sözü,
Yani "Kurt Kanunu" ne demektir.?
Eğer bir ortam, gidişat ve yaşanan realite kurtlar sofrasına dönüşürse; herhangi bir sebepten dolayı bir şekilde mücadele edecek gücü kalmayanlar, yalnızlaşanlar, zayıflayanlar "ötekilerin" saldırısına gerek kalmadan, düne kadar "yoldaş-yol arkadaşı-kardeş-davadaş" oldukları tarafından elimine edilir, saf dışı bırakılır. Buna "Kurt Kanunu" denir.
Bu durum, genelde illegal-yeraltı yapıların ve gizli örgütlerin "doğal" refleksidir. Kavramsal yakıştırma olarak da, daha "cuk" oturur.
Fakat "kurum-kuruluş- siyaset" gibi legalite içeren olgularda "bozulma-çürüme-yozlaşma" haddi aşmaya başlamışsa; işte o zaman "Kurt Kanunu", siyasileşir-yerüstüleşir ve hatta kamusallaşır.
Hem de, yeraltı dünyasında-illegal alemde "suskunluk-konuşmamak" şeklinde işleyen,
"Konuşup-ele verip şerefsiz olmaktansa, susup şerefli ölmeyi tercih ederim…" şeklinde bir pratiğe sahip olan bu yasa; siyasal-toplumsal boyuta, "parti-iktidar-bürokrasi" gibi legal kurumlar-kuruluşlar ölçeğine taşındığında, çok daha beter bir tablo ortaya çıkıyor.
(Gerçi 1970-80’lerden sonra yeraltı-illegal pratiğin de çivisi çıktı ve "şeref-şerefsizlik" değer yargısı kalmadı ya… Ki, lokal-yerel örneklerini bugün yaşıyoruz)

Devam edelim…
Gün olur, legal boyutlu “bozulma-yozlaşma-çürüme” öyle bir hal alır ki;
Kurt Kanunu Etiği” rafa kalkar.
 “Kardeşlik hukuku-Dava arkadaşlığı” unutuluverir.
Hal ve gidişat böyle olunca; “düşen-sıkışan”,  biriktirdiği malzemelere sığınır.
Tam da bugünkü gibi, başlar sinyal çakmaya;
 “Bana sahip çıkacaksınız, yoksa konuşurum haa…
Bir dönem, şunları şunları  beraber yaptık; ben az söyleyeyim sen çok anla…
Hani, ben de boş durmadım; biriktirdim-arşivledim ve pek çok bilgi-belgeyi sakladım…”
Garip de karşılanmaz.
Toplumsal boyutla da yadırganmaz.
Bu durumun ilk örneklerini Özal’lı yıllarda gördük.
Engin Civan-Selim Edes ve kimi devlet görevlilerinin kısmen konuşup kurtulması, kimininse  “konuşursam yer yerinden oynar…” kabilinden söylemleri bazılarımızca hatırlanabilir.
Hatta o dönemlerde, “konuşsa ölmezdi… Filanca kişi hazırladığı o rapor sayesinde ölmedi…” gibi değerlendirmeler, konuya ilgi duyanların hafızasında capcanlıdır.
Bununla sonuç alınıyor mu.?
Bence alınıyor…
Geçmiş örnekleri ve günümüz yaşananları bir düşünün, isterseniz..!
Nasıl?
Çünkü çürüme öyle bir artmış, kurt gövdenin içini mesken tutup,  kalıcılaşmış ve tepeden tırnağa öyle bir sirayet etmiş ki; artık hiçbir şey şerefsizlik, ayıp ve ayıpsanır değildir.
“Satmak-konuşmak”, artık lanetli, yüz kızartıcı ve utanılası bir suç değildir.
Artık “Yanarsam yakarım”cılık geçer akçedir ve muhataplar da, “eğer konuşursa…” ihtimalinin bilançosunu hesaplamaktan haya ve imtina etmeyecek bir çıkmazdadır.
Düşeni-gözden çıkartılanı “harcama” veya “koyverme”, ancak bu hesaplama sonrası yaşanır.
Özal’lı yıllarla başlayan “Kurt Kanunu Etiksizliği ve İlkesizliği”,  bugün almış başını gidiyor.
Öyle bir hal ki;  Ö. Laçiner’in ironik anlatımıyla;
“…Galiba yeraltı, geleneksel uğraş alanlarıyla sınırlı iken koruyabildiği etiğini “yerüstü” ile temasa geçtiğinde koruyamaz olmuş; bir başka deyişle, yerüstündeki ahlâki erozyon, değerlerin geçersizleşmesi, onunla temasa geçen yeraltı dünyasına da sirayet etmiş, onu kendi ahlâkından yoksun hale getirmiştir…”
Ama asıl acı olan ise, müesses düzene karşı alternatif getirmek iddiasıyla inisiyatifi ele alan, yönetime gelen ve “muhafazakar demokrasi” fikriyle fark yaratacağını iddia edenlerin, öncekilerden beterleşmesi ve garip bir dönüşüme (metamorfoza) uğramalarıdır.
Kemalist yönetimleri ve tesis ettiği hegemonik yapıyı şiddetle eleştiren ve “…biz asla öyle olmayacağız..” katiyeti ve konumlanmasıyla 90’lı yıllarda palazlanan ve kitlesel genişlemeye kavuşan Milli Görüş çıkışlı-dini hassasiyetli-İslamcı  “ötekilerin”, “Yeni Özalizm” örneklemesiyle iktidara geldikten sonra, bugün geldiği nokta; bence oldukça acınası, acıtası ve manidar bir durumdur.
Oysa, temel argümantasyon ve enstrümanları, mevcut yönetim ve düzene dair atfedilen ahlaki erozyonu ve değerler çöküntüsü eleştirisi ve düzeltme iddiası üzerineydi.
Ki, İslam’ın ve hatta dinlerin “en iddialı” oldukları/olageldikleri nokta da bu zaten…
Ve ne acıdır ki; toplumsal desteğin oluşumunda “Din-İslam-maneviyat-mukaddesat” gibi olgularla “mevcutlara benzemezlik ve benzemeyeceğiz” söylem ve yaklaşımını en temel ikna aracı olarak kullanmışlardı.
Geldiğimiz nokta;
Varoluş-yükseliş- iktidar oluş iddia ve mefkuresinin tam tersi bir nokta…
Yani İslami hassasiyetle dile getirilen farkın yoklaşması, kurulu düzene ve onun imkanlarına teslim oluş ve hatta öncekileri mumla aratış..!
Çıkış referansı olan İslamîliği, sadece fiziksel/sayısal ölçütler ve “sembolik ritüellerle” ifade ediş.
Yeni yapılan cami, imam hatip okulu, ilahiyat fakülteleriyle sergilenen kantitatif (sayısal-nicel) din algısı,
Faiz karşıtlığı, helal kurum-kurullarla müesses görünürlük, hala ve hep dillerden düşmeyen başörtüsü yasağının kaldırılması söyleminde temerküz eden bir dinîlik,
Devlet imkanlarıyla yapılan sosyal yardımlarla vücut bulan, söylemsel bir İslamcılık-İslamîlik..!
Amaç-sonuç bağlamında baktığımızda, sadece seçmen kazandırıcı ve iktidarı konsolide edici görüntüsel bir din algı ve olgusu..!
Ama, diğer yandan korkunç bir kaos-kargaşa-iç içe girmişlik yaşanıyor.
Dinin ve özelde İslam Dininin en temel olmazsa olmazı “adalet-merhamet-hakkaniyet”, hak getire…
İsraf-haksızlık-yolsuzluk-ben’cilik ve bencillik diz boyu..!

Legalite-illegalite, yani yeraltı-yer üstü;  meşruiyet kaygısı (İslami-İnsani-Kamusal)  olmaksızın, garip bir yoldaşlık içinde..!
Hani bir söz var ya; “hayaller hayatlar…” diye…
Tıpkı onun gibi; hayaller adalet, gerçekler sadece yaşanan ve oluşan “maalesefler”
Gelinen iklim, öyle bir Kurtlar Sofrası’na dönüşmüş ki;
Ne “Kurt Kanunu” etiği var ve ne İslamî tahayyüle, ne de ahlaki erozyon ve değerler çöküntüsüyle mücadele.
Ama yine de, bu “kirli-sisli ve puslu iklime” alışmış olanlar zaman zaman, göstermelik de olsa, dile getirmedikleri ama iliklerine kadar hissettikleri kirlenmişlikten  “mahsuscuktanmış gibi de olsa”, arınma gereksinimi hissederler.
Hem de kirli suyla, kirin temizlenmeyeceğini bile bile…
Ama  birazcık olsun zaman kazanmak, infiali yavaşlatmak ve popülizasyon için kitlere-tribünlere görüntüsel bile olsa bir mesaj vermek lazımdır.
Hani, bir futbol takımı vardır,
Gruplaşmalar olur,
Futbolcular kendi grubundan olmayana pas vermez,  
Bir de, yönetimde rehavet başlar ve peşpeşe yenilgiler gelince,
Artık tribünler yönetime isyan etmeye ve “yönetim istifa” sloganı atmaya başlar.
İşte tam o anda galeyana gelen taraftarı teskin etmek ve soruna müdahale ediyormuş hissi vermek için takımdaki hizip başının kellesi alınır.
Süresiz kadro dışı bırakılır ve/veya çok büyük para cezası verilir ya…
Bu da öyle bir şey…
Ama artık,  bu “temizlik-arınma seramonisi” kelle almaya doymaz.
Çünkü “bozulma-tefessüh”,  kangrene dönüşmüştür.
Artık “İlkesiz-Etiksiz bir Kurt Kanunu” geçerlidir; herkes ve her kişi muhataptır..!
(Kelle alınması derken, kastımın siyaseten olduğunu bildiğinizin farkındayım ama “havada bulut var/sen bana ördek dedin” kabilinden, yargısız infaz öyle bir hal almış ki; malumu ilam da olsa bu açıklamayı yaptım.)
Bakalım; bindik bir alamete, kıyamet artık ne zaman ve ne şekildeyse…..

Yasal Uyarı : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Yorum Yazın
  • Dadal
    Mükemmel bir yazı...