'Ermeni meselesi'ne dair bir deneme..!

Amcamlar ile birlikte kullandığımız 4 oda bir hayattan ( salon ) müteşekkil çamur sıvalı, toprak damlı evden sonra; köyün biraz daha orta yerine doğru yaptırdığımız iki katlı betonarme eve geçtiğimizde ilkokul zamanlarını yaşayan bir çocuktum.
'Ermeni meselesi'ne dair bir deneme..!

Betonarme olsa da odun sobası ile ısınan (halen de aynıdır ) bu evde, galiba misafir odası olarak kullandığımız odada eski tarz camekânlı bir vitrin bulunuyordu. Zücaciye eşyaları ile birlikte köyün imamı olan babamın bir kısım dergi ve kitaplarının da içinde bulunmasından dolayı aynı zamanda bir kitaplık özelliği taşıyan bu iki kapaklı vitrindeki yayınlar okumayı söktüğüm andan itibaren dikkatimi hep çekiyordu.

Aylık Diyanet ve zaman zaman buna ek olarak gelen Diyanet Çocuk dergilerini,yine muntazam geldiğini sandığım Sur ve bazı nüshaları yer alan Hak Söz dergisini muhayyilem hatırlıyor. Çocuk yaşlarda olduğumdan tabii ki Diyanet Çocuk dergisi ayrıca ilgime mazhar oluyordu.

Süreli bu yayınların haricinde, vitrin tarzı küçük kütüphanedeki eserler içinde yer alan romanlara ise daha okumayı sökmeden aşinaydım. Babam, evin bir odasına kurduğumuz tezgâhtahalı dokuyan köylü ve bizde yatılı kalan yakın köylü ablalara zaman zaman bu romanlardan uzun kış gecelerinde okur, ‘ arkası yarın’ tarzı radyo tiyatrosu kabilinden bu okumalara ev halkı olarak bizler de kulak misafiri olurduk.

Ahmet Yılmaz Boyunağa tarafından kaleme alınan ve Gazneliler döneminin anlatıldığı tarihi bir roman özelliği taşıyan “Kırık Hançer” dışında çoğu, köyümüzün kıble istikametinde yer alan komşu köylerden Kızılcaörenli edebiyatçı Ahmet Günbay Yıldız üstada ait bu romanların okumayı söküp de okuduğumu anlamaya başladığım andan itibaren müptelasıydım diyebilirim.

Bahsettiğim “Kırık Hançer” adlı romanı defaten ve her seferinde de büyük bir heyecanla okuduğum gibi; hemşehrimiz A. Günbay Yıldız üstada ait ve yine her birini pek çok defa okuduğum “Çiçekler Susayınca”, “Aynada Batan Güneş”, “Yanık Buğdaylar” vb. adını taşıyan diğer romanlardan en çok tesirinde kaldığım ise yazarın “Figan” adlı romanıydı.

Birinci Cihan Harbi yıllarında Erzurum ve çevresinde baş gösteren uluslararası destekli ‘ Ermeni Mezalimi’nin konu edindiği bu eser, daha genç bile denilemeyecek kadar çocuk olan kalbimi, duygu bu aklımı oldukça etkilemişti.

Yüzyıllardır kardeşçe komşuluk yapıp birbirimizle kader birliği kurarak Anadolu’nun zorlu yaşam şartlarını beraber göğüslediğimiz Ermenilerin sebebiyet verdiği zulüme çocukluk havsalam anlam veremiyordu. Bir roman kurgusu içerisinde de olsa aynı coğrayada asırlardır esenlik içerisinde ortak bir geleceğe doğru ilerlediğimiz Ermenilerin birden hunharca katliamlar yapabilmesini anlamak ve anlamlandırmak o yaşlarda benim için tabii ki mümkün değildi.

Anadolu’nun neredeyse her ilinde olduğu gibi memleketim Tokat da tarih boyunca Ermeni, Rum ve diğerlerine göre nüfusu az miktarda da olsa hatta Yahudilerle birlikte yaşamaya alışık bir ilimizdir.

Bizimköyün çevresinde de Rum ve Ermenilerin yaşadığına dair pek çok kalıntı, sözlü hatıra çocukluk zamanlarımızda dikkatimizi çekiyordu.

Rum çeteler tarafından köyün yayla tarafında şehit edilip de cansız bedeni toprağa dikilen Eyüp Ağa’nın trajik hatırasını bu yaşlarda bilirdik. Eyüp Ağa’nın gözü ( doğal su kaynağı) denilerek  şehit olduğu yere verilen ismi ile bu acı hatıra  hala kendini anımsatır yöre insanına..

Aynı mahallede denilecek kadar komşu kasabanın bitişiğinde Müslüman Türk ahaliyle birlikte yıllardır sorunsuzca yaşayan ve ‘Yayculu’ denilen Rum nüfusun bir kısmının 1. Dünya Savaşı yıllarında çeteciliğe girişip tedhiş hareketine başvurmuş olduğunu büyüklerimizden hala işitiriz. Bizim bölgede olduğu gibi Karadeniz’in her şehrinde Yunan işgalinden de cesaret alan Anadolu Rum azınlığının çevrelerindeki Türklere karşı giriştikleri bu saldırıların o zamanlar vakayı adiyeden olduğunu tarih bizlere bildiriyor.

Rumların aksine köyün civarında yaşayan Ermenilerle buna benzer hadiseler yaşandığına dair hatırladığım bir husus yok, çocukluk döneminde işittiğim anılarım müvacehesinde.

Köyün kuzey batı istikametinde Elmacık denilen artık çayıra dönmüş düzlük alanın bir Ermeni yerleşim yeri olduğu hep söylenegelirdi. Burada yerleşim olduğuna dair ev kalıntıları filan hala mevcuttur.

İlkokul biti, babamlardan bir sene sonra gecikmeli de olsa artık ben de şehr-i İstanbul’dayım. Bir senelik bir Çatalca taşrasından sonra İstanbul taşrası diyebileceğim Esenler’de oturuyor ve Bakırköy İHL’de okuyan bir ortaokul öğrencisiyim.

 Eğitimimin orta kademesini yaşadığım bu yıllarda Ermeni meselesine dair hatırladığım şey şudur:

Tek kanallı TV günlerimizin TRT’sinde Mim Kemal Öke Hoca’ya ait bir roman uyarlaması olarak “Duvardaki Kan” dizisi gösterimdeydi. Hane-i saadetlerimizin bir kızı gibi dantellerle süsleyerek evlerimizin başköşelerinde yer verdiğimiz; kahverengi ahşap görünümlü, tüplü siyah beyaz ekranlarımızda ağırladığımız dizi Ermeni tehciri uygulaması sırasında Osmanlı Sadrazamı ( Başbakan ) olan Talat Paşa’nın Berlin’de bir Ermeni terörist ( Solomon Teyleryan) tarafından öldürülmesini konu ediniyordu. Film, gençliğe yeni adım atan hafızamda yer aldığı haliyle, hemşehrim Ahmet Günbay Yıldız’ın “Figan” romanından sonra Ermeni meselesine dair bende en derin tesiri uyandıran ikinci bir eserdir diyebilirim.

Talat Paşa’yı şehit eden Ermeni katilin yargılandığı Alman mahkemesindeki olayları konu alan bu dizi filmi biraz daha hatırlayayım diye internette araştırmaya giriştim. Türkiye Ermenileri tarafından çıkarılan Agos gazetesinde adı geçen film ile ilgili yazılan bir yazıya rastlamam Ermeni Meselesinin diğer bir enteresan tarafını fark etmeme sebep oldu. Yazı Aslında bizim milletimizin ne kadar hoşgörülü olduğunun aleni bir ispatı hükmünde idi. Zira yazıda açıkça Türklüğe, Türk milletine ve devletine eleştiriyi de aşan ağır iddialar ve ifadeler var. Hedef gösteriyormuş gibi olmamak adına yazarının ismini burada vermek istemediğim bu yazı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iznine tabi bir gazetede rahatça neşir imkânı bulmuş. Burada maalesef çok üzücü ve menfur bir suikasta maruz kalarak vefat eden mahut gazetenin yazarı Hrant Dink hatırlatılıp aslında gazetenin baskı altında olduğu da iddia edilebilir. Doğrusu Hrant Dink ‘in uğradığı menfur suikasta sebep olan ortama yol açan ideolojik altyapıyla Ermeni soykırım iftiralarını öne süren zihniyetin aynı tastan su içen, aynı kaptan beslenen sakat düşünceli zümreler olduğunu düşündüğümden bu itirazı haklı bulmam mümkün gözükmüyor.

İlkokul ve ortaokul yıllarımın Ermeni kavramı etrafında oluşmuş bu anıları liseye geçtiğimizde, bilhassa gördüğümüz İnkılap Tarihi dersleri dolayısıyla Tarih biliminin çerçevesiyle mukayyet olarak yer almaya başladı.

Rum Ermeni meselesine dair biz de zaten uyanmış olan duygusal bakış açısı liseyi okuduğumuz semtte, Osmanlı ekalliyeti (azınlığı) açısından mühim bir yerleşim yeri olan Makrıköy’de (Bakırköy) daha da bir keskinleşti. Nüfus olarak artık yok denecek kadar azalmış da olsa zamanında Rum ve Ermenilerin çoğunlukta olduğu Bakırköy’de dönemin ekalliyetinin geriye bıraktığı ve bize çok yabancı, uzak, itici ve hatta korkunç görünen eserler bile bizlerdeki mahut hissi bakış açısının keskinleşmesi için zaten yeterliydi.

Hele ki Rum - Ortodoks mezarlığının hemen kenarında yer alan bir lisenin;üstelik de İmam Hatip Lisesi’nin,bir öğrencisi olduğumuzu düşünecek olursanızmeseleye dair bu yıllardaki duygu ve düşüncelerimizi biraz daha iyi kavrayabilirsiniz.

Lise yıllarımızda, Karayağız bir Sivaslı olan tarih hocamız Abdurrahman Ş.’nin üzerimizdeki tesiri çok büyüktü. Memuriyetine ve dönemin şartlarına aldırmadan resmi tarihin dışında ders anlatması asıl bizleri celbeden tarafıydı hocanın.

Hoca hem alnına vakıf iyi bir tarihçi, hem de biz gençlerin psikolojisini çok iyi anlayan fevkalade bir öğretmendi. Hem perspektif itibariyle resmi ideolojiyi hiçe sayanTarih hocalığı, hem de okul idaresinin üzerimizde kurmaya çalıştığı müdüriyet baskısının dışında olan insani yaklaşım ve söylemleriyle hoca, zaten yaşımız ve okuduğumuz lisenin genel hususiyeti gereği resmiyet ile başı hoş olmayan biz “muhalif” gençlerinaklını/ fikrini çeliyor, duygularını/gönlünü okşuyordu.

Hocanın bilhassa yakın dönem Cumhuriyet tarihine dair resmi tarihin epey ötesinde cesur ve kaygısızca yaklaşım gösteren bilgilere derslerinde yer veriyor olması kimi arkadaşlarca kuşkuyla karşılanmıyor da değildi. Bu arkadaşlardan işi daha da ileri taşıyanlar oluyor ve hocanın bu cesaretinin bilinçli, planlı ve muvazzaf bir hususiyet arz ettiğini iddia ediyorlardı. Hocanın aslında okuduğumuz İmam Hatip Lisesini kontrol altında tutmak isteyen “devletin” öğretmenlik memuriyetinin ötesinde ‘muvazzaf’ kıldığı bir ‘görevli’ olduğundan bahsediyorlardı.

Öyle ya da böyle Hoca ben de o kadar derin bir tesir uyandırmış olacak ki cami hocası mahdumuİHL’li bir genç olmama rağmen İlahiyat’tan ziyade Tarih’e merak saldım ve üniversiteye Tarih Öğretmenliği bölümünü kazanarak adım attım.

Bizde uyandırdığı tarih merakı dolayısıyla neredeyse Tarih Öğretmeni olmamı bile borçlu olduğum Abdurrahman hocanın sitayişle bahsettiği Osmanlı tarihinden yukarıda da ifade ettiğim gibi dönemin ağır şartlarına rağmen korkusuzca eleştirel bir bakış açısı ile anlattığı İnkılap Tarihi konularının yanında Ermeni meselesine dair anlattıkları neydi ne yazık ki hatırlamıyorum. Bunun sebebinin hocamızın Ermeni meselesiyle ilgili söylediklerinin resmi bakış açısıyla çelişmiyor olmasıdır. Yani Ermeni meselesine dair bu böyle değil, aslı şöyledir diyecek kadar ders kitaplarıyla kendisinin görüşleri arasında farklılık arz eden bir durum zaten yoktu.

Üniversite demek bizim için birkaç “Hoca” demekti. Yazılarımı takip edenler aşinadır ki bu hocalar içerisinde bilhassa merhum Ahmet Haluk Dursun Hoca’nın yeri ise apayrıydı.

Birinci sınıftaydıkve merhum Haluk hocayla bizler “Doğu Avrupa ve Bizans Tarihi” adı altında bir dersin hocası olarak karşılaştık.

Hocamız merhumun ölümünün ardından yazdığım yazılarda da ifade ettiğim gibi Haluk Hoca için dersin ismi de cismi de bir bahaneydi. Hakiki hocalar, öğretmenliği aşıp “hocalık” seviyesine erişmiş büyük ruhlu eğitimciler için de durum zaten bu vaziyettedir ve bu azim karakterli büyük zatlar için ders hep bir bahanedir. Asıl “ders” bu hocaların bizzat kendileri olduğundan talebeleri de bu durumu hiç yadırgamaz hatta ‘dersin ötesindeki bu derslerden’ oldukça müstefit olur ve memnun kalırlar.

Bizler de merhum Hocamızın sıkça kullandığı tabirle iade edecek olursak “suijeneris”bu durumu, yani nev’i şahsına münhasır Hoca’nın ve dersinin kıymetini kısa sürede kavradık.

Hem üst sınıflardaki talebesi olan abilerden hocayla ilgiliduyduklarımız hem de derslerde anlattıklarından Haluk Hoca’nın tam bir ‘hezarfen’ olduğunu zaten fark etmiştik. İşte bu çok yönlü hocamızın pek çok vasfının yanında aynı zamanda da bir “Ermeni meselesi” uzmanı olduğunu anlamamızda pek gecikmedi.

Batılı kaynaklardan delil getirerek Hoca bizlere Avrupa menşeli Ermeni soykırımı iddialarının neden asılsız olduğunu anlatmaya ve kavratmaya çok önem veriyordu. Bilhassa dönemine ait Ermeni asıllı kişilerin batıda yazdığı bu kaynaklardan yola çıkarak o zamanın toplam Ermeni nüfusu bilgilerine ve bunun ne kadarının Osmanlı azınlığı olduğuna değinirdi. Buradan yola çıkılarak da kendi kaynaklarında bile Anadolu’daki toplam Ermeni nüfusunun en iyimser tahminle bir milyonu bulmadığını söyler, oysa sözde Ermeni soykırımı iddialarında sayısı 2 milyona kadar çıkan bir katliamla milletimizin suçlandığından bahsederdi.

“Ermeni Tehcirinin” dönemin savaş şartlarında ortaya çıkan ve zaten Osmanlı vatandaşı Ermenilerin İtilaf Devletleri’yle ( Rusya, Fransa vb. ) işbirliğine girmelerinin sebebiyet verdiği bir mecburiyetin sonucu olduğunu o hem didaktik hem de bilimsel üslubuyla biz genç tarihçilere belletmeye çalışırdı.

Sözde Ermeni soykırım iddialarının dayandığı ve “3T” şeklinde hülasa edilecek bir plana müstenit olarak gizli bir hedeftaşıdığını ileri süren rahmetli hocamız,burada asıl amacın önce “tanıma” sonra “tazminat” ve en nihayetinde büyük hedef olan “toprak talebi’ olduğunu söyler ve böylece soykırım iddialarının dayandığı küresel emperyalist planları gayet güzel deşifre ederdi.

Hocanın hayran hayran dinlediğimiz derslerinde mevzuya dair anlattıklarını başka kaynaklarla pekiştirmem lazım diye karar vermiştim. Sahaflarda, kitap fuarlarında, yayınevlerinde Ermeni meselesiyle ilgili eser arayışına başladım. İşte bu günlerde bir kitapçıda tesadüfen fark ettim ki rahmetli hocamızın konuyla ilgili A. Alper Gazigiray müstear ismiyle Gözen kitabevinden çıkmış ve oldukça da muhallet bir eseri var. Oysa Hoca Ermeni meselesiyle ilgili derslerinde eserine dair bırakın bahsetmeyi bir kere de şu da benim yazdığım eserdir diye en ufak bir ima da bile bulunmamıştı. Kişinin kendisini ve kendisinin bir parçası olan eserini reklam denilecek şekilde tanıtması, tavsiye etmesi, hatta kimi hocaların yaptığı gibi icbar etmesi Haluk Hocamızın o yüksek terbiye görmüş, nezaket ve nezahetinin kaldırabileceği şeylerden değildi.

“ Osmanlı’dan Günümüze Ermeni Terörünün Kaynakları” adındaki kitabı tabii ki hemen aldım ve yazının görselinde de görebileceğiniz üzere hatta rahmetli hocamıza da imzalattım.

Kitap vesileyle de yine öğrenmiş olduk ki rahmetli hocamız hem üniversitede Ermeni meselesine dair verdiği dersler, hem de bu konuda yaptığı araştırmaların bir sonucu olarak neşrettiği bu eser dolayısıyla zamanın azılı ve kanlı terör örgütü ASALA tarafından tehdit edilmiş ve adı geçen örgütün öldürülecekler listesinde de yer almış. 1982 tarihli bu eserin Hoca tarafından müstear isimle basılmış olması da anladığım kadarıyla yine bu tehdit meselesi ile yakından ilgilidir.

Kırım’a ve Kırımlı ’ya ayrı bir ilgi ve muhabbet beslediğini bildiğimiz hocamızın Gazigiraysoyadıve Alper isminimüstear olarak tercihi de ayrıca dikkate şayandır. Bu dikkat-i calip durumun da gösterdiği gibi büyük bir tarih felsefesine ve ufkuna sahip olan, tam bir Türk-İslam medeniyeti aşığı ve savunucusu olan hocamız adı geçen kendisine ait eserin önsözünde maalesef hala da geçerliliğini koruyan hakikatleri hepimize şu şekilde hatırlatıyor:

“Yüzyılı aşkın bir zamandan beri var olan Ermeni meselesi son 10 yıldan beri Türk kamuoyunda yeni beliren meselelerden biri olarak gözüktü. Çünkü bir kısım tarihçilerin ve özel olarak ilgilenen kişilerin haricinde Türkiye Cumhuriyeti devletini ve Türk milletinin böyle bir meselesi olduğu bilinmiyordu. Herkes zannediyordu ki genç Türkiye yeni bir dünyada yerini almıştır. Osmanlı’dan kalma meselelerle alakası yoktur. Böyle düşünenler devletlerde ve milletlerde “tarihi devamlılık” denilen bir faktör olduğunu bilmiyorlardı. Nitekim aradan 50 yıl bile geçmeden Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında var olan birçok mesele tekrar ortaya çıkmaya başladı. Dış devletlerin Türk devletini yıpratmaya yönelik müdahaleleri görülür oldu. “

Hocamızın, 1980’li yıllardaki haliyle tarihe bakış açımızı ortaya koyan yukarıya alıntıladığımız ifadelerindekitarih açısından çok acıtıcıbu durumdan bilerek ve isteyerek sarfınazar etmemeyi kendine görev(!) bilmiş gafiller / hainler hala mevcudiyetini koruyor.

Hükümetimizin Ermeni Meselesini tarihçilere ve tarih bilimine havale edelim diyerek ortaya koyduğu sağlam bakış açısı uluslararası arenada maalesef beklendiği kadar makes bulmadı. Bunu batının klasik emperyalist politikaları çerçevesinde izah etmek zor da değil. Lakin içimizdeki tarih yoksunu gafillerin ve dahi millet memleket hasmı hainlerin sözde Ermeni soykırımının bugünkü Türkiye Cumhuriyeti devleti ile ilgisi olmadığını bunun Osmanlı devleti tarafından yapıldığını ileri süren ve sözde soykırımla yüzleşmemiz gerektiğini bühtan eyleyen tarihi gerçekleri hiçe sayan basiret ve feraset fukarası hallerine ne demeli?

Yasal Uyarı : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Yorum Yazın