Oğuz Aydoğan

Oğuz Aydoğan

Hayat memat meselesi (1)

Memat: 'Yenge Bacı'
Hayat memat meselesi (1)

Önceliğin yaşamak olduğunu, fani olmasına rağmen hayatın idamesinin her şeyden önce geldiğini, önem arz ettiğini bilsek de öyküye mematla başlayacağız.

İdris Hocazadeler olarak hepimiz birbirimize bir adım ötedeydik. Yani yürüyüş mesafesindeydi dört kardeşin ve şükren lillah hayatta olan anne babamızın uzaklığı.

İdris Hocazade ailesi olarak uzun yıllar sonra da olsa bir araya gelmemiz fakir için iftihar vesilesidir ki bu mekânsal yakınlık biraz da sayemde vuku buldu.

Yıl 2010 önce fakir taşındı bir memuriyet tayinini bahane ederek Başakşehir'e. Sonra abimle babamlar, 2012'de imam birader ve nihayet birkaç yıl sonra evin tek kızını da taşımak müyesser oldu.

Dört kardeş bir arada yaşamanın ferdiyetçi modern hayat şartları eksen alındığında zorlukları olmadı değil tabii ki ama bununla beraber güzellikleri daha fazla oldu.

3 memur iki esnaf ailesi olarak fiziksel ve mümkün olduğunun ötesinde bir tesanüt ve birliktelik ihtiva eden ruhsal yakınlıklarımız etraftan gıpta ile takip edildi çoğu zaman.

Anadolu geleneksel anlayışının izhar ettiği gelin/kaynana/elti gerginlikleri zaman zaman yaşasak da kardeşler olarak aramıza küslük duvarını hiçbir zaman örmedik Başakşehir macerası boyunca. Evlerimizin hanımefendileri ve çocukları da bu minval üzere ilişkiler geliştirmeyi başarabildiler.

Ailenin tüm maddi yükünü severek ve Rızaenlillah omuzlayan ağabeyimizin ta çocukluğumuzdan beri nezdimizdeki yeri hep bir gözdelik arz etmiştir. Her türlü maddi ihtiyacımız da yanımızda olmayı kendisine adeta bir vazife olarak gören en büyüğümüz kuyumcu esnafı abimizin bu kadirşinaslığı her birimizi kendisine ayrıca bir vefa ve minnet duygusuyla yıllar geçtikçe daha da ziyadesiyle ram etti.

Bu minval üzere ilerleyen kardeşlerin komşuluğu bir ay öncesinde hiç beklenmedik bir anda ve bir binanın temelinden sarsılıp yırtılması gibi geri dönülemeyecek şekilde yeni bir yola giriverdi.

Ramazan'ın ilk haftasıydı abimlerin maaile korona illetine maruz kaldıklarını duyduğumuzda. Daha yeni kız kardeşim ve aileside atlatmıştı illeti ve bu sebepten olsa gerek bütün aile gayr-ı insiyaki abimler de kolay geçirirler diye düşünmüştük.

Birkaç gün sonra gelin kardeşimizde nefes sıkıntısı zuhur etti. Evde tedavisi zorlaşınca hastane süreci başladı. Yoğun bakıma alındı, tedavi yetersiz kaldı bir müddet sonra da entübe oldu.

Ne olursa olsun hiç ümitsiz olmadık. Kur'anlar, dualar, tefriciyeler okundukça okundu. Allah'ın şifasına sarıldı yakın uzak tüm aile. Her gün abimin büyük kızının çok önceleri kurduğu "en yakınlarımız" adındaki aile WhatsApp grubundan paylaşımlar yapıldı. Hastaneden, doktorlardan haber alan herkes hâzirûnu endişeye sevk etmeden ümit dolu bilgiler verdi.

Aradan geçen iki haftayı aşkın bir zaman sonrasında abim, "Doktor hastanız uyandı!" dedi şeklindeki muştulu haberi paylaştığında ise yaşadığımız sevinç haddi aştı, arşı alaya uzandı. İki bayram bir arada yaşayacağız diye tekbirler, tehliller getirildi. Sevinç ve şükür gözyaşları sel olup aktı.

Kadir gecesiydi. İftar sonrası telefonum çaldı. Arayan kız kardeşimdi. Yenge bacının entübe olduğu bilgisini de kendisinin vermesinden mütevellit, "Gene kızacaksın yine kötü bir haber veriyorsun bana diye belki ama, 'Gelin Bacı'mızı yine entübe etmişler!" deyiverdi.

"İlkinden nasıl çıktıysa ikisinden de kurtulur. Ben inanıyorum." diye karşılık verdim. Hakikaten de büyük bir inançla inanıyordum 'yenge kardeşin' bu illetle olan mücadelesinden galip olarak ayrılacağına. "İnşallah!" dedi kız kardeşim ve telefonu birlikte kapattık.

Dedim ya Kadir gecesiydi. Bin aydan hayırlı olduğuna iman ettiğimiz kutsal bir gece. Corona illeti dolayısıyla camilerde teravih kılınmadığından herkes gibi biz de hanemizde idrak ettik.

Takriben 20-25 yıl oldu. Başladığım hiçbir mukabeleyi Ramazan boyunca hatimle tamamlayamamıştım. Her sene daha çok Hafız olan hanımefendiye güvenerek de olsa bir aşk-u şevkle başlar, itmam edemeyeceğimi anlayıp sonrasında kendisine emanet eder ve yarısına kadar okuduğum cüzlerin gerisini böylelikle bizim Hafız hanım tamamlardı.

Bundan dolayı Ramazan başında mukabeleye başladığımda Hafize Hanım yarı müstehzi bir ifade ile geçmişteki bu durumu bana yine hatırlatı vermişti. Bende, "Bu sefer itmam edeceğim! Sen de görürsün!" demiştim. El hâk öyle de oldu. Hem de Kadir gecesi otuzuncu cüzü okuyarak mukabeleyi erkenden bitirmek nasip oldu. Duasını da bizzat kendim yaptım. Tüm hastalarımıza ama bilhassa da hastanede entübe vaziyette olan 'yenge bacı'ya şifa bulması için bağışlayıverdim.

Bu şekilde idrak ettiğimiz Kadir gecesinin sahurunu da yapmıştık. Yaklaşık bir aydır sahurdan sonra hemen uyumayıp bir cüz mukabele okuma alışkanlığım dolayısıyla sabah namazını imsak ezanından epey bir müddet sonra kıldım.

Normalde telefonu başucuma koyarım lakin bu sefer salonda bıraktım. Işıkları söndürüp yattığımızda saat 5'i yeni gösteriyordu. Yatalı daha birkaç dakika olmamıştı ki salondaki telefon çalıverdi.

Telefona düşen isim abimdi. İçimi bir darlık kapladı. 'İnşallah kötü bir haber yoktur!' diye olumlu düşünmeye çalışıp telefonu açtım. Abim ağlamaklı bir sesle, "Yengenizin kalbi durmuş. Biz hastaneye geçiyoruz!" dedi. "Nasıl olur?" falan gibi gayri ihtiyari ve anlamsız sorulardan sonra yanı başımdaki eşime, 'Yenge bacı'nın kalbi durmuş. Hemen hastaneye gidiyoruz!" dedim.

Hanımefendiyle içimizde kabaran tüm menfi düşünceleri sustura sustura 10-15 dakikalık yolu bitirip hastaneden içeri girdiğimizde Abim ve iki delikanlı yeğen lobideydiler. Derin bir endişenin hâkim olduğu sonsuz bir teslimiyet ve umut içerisinde hayat boyu zaten elinden hiç düşürmediği Kur'an'la hemhal olan ağabeyim ve gençlerin yanına ilişiverip hanımla biz de dua kervanına katılıverdik.

15 20 dakika oldu olmadı hastane görevlisi 'doktorun bizi yoğun bakımda beklediği' haberini verdi. Hep birlikte, kalbimizi kasıp kavuran endişeyle adeta ürke ürke üst kattaki yoğun bakım ünitesine asansörle çıktık.

Yoğun bakımın muazzam hüzün, keder, endişe ve acımasızlık yüklü kapısı önüne vardık. Korkunç bir sukutla Birkaç dakika geçmişti ki yoğun bakım ünitesinin otomatik kapısı açılıverdi. İçerden çıkan yeşil gömlekli erkek bir doktor, karşısında adeta camit kesilmiş bizlere "Hasta yakınları siz misiniz?" diye sordu. Dilimizden dökülen "Evet!" kelimesi söyleyeni biz miyiz yoksa başkası mı belli olmayacak derecede yabancı bir tınıyla suali soran doktora cevap oldu.

Artık hepimiz pürdikkat doktorun ağzından çıkacak ve bizleri umutlara gark edecek bir sevinçli kelimeye acz içinde sonsuz derecede muhtaçve halet-i ruhiyemiz de incelip kopacak denli kırılganca pürrikkat bir vaziyet arz etmekteydi.

Eyvah! Doktor asla hayra tebdil edilemeyecek denli uzatıyor cümleleri. O uzattıkça bizim ruh halimiz tarumar oluyor. "Hastanızın diyor kalbi durmuştu yaklaşık 45 dakika. Kalp masajı vb. tedbirlerle/ tekniklerle kalbini çalıştırmayı başardık!"

"Dur!" diyoruz içimizden. "Doktor ne olur burada dur!" "Daha fazla uzatma cümleyi. Tam burada dur! Hastanız hayata döndü. Gözünüz aydın, geçmiş olsun, Allah şifa versin de. Ne olur artık cümleyi burada, tam bizim ümit halelerimizin yandığı noktada bitiriver!"

Olmuyor. Doktor bizi duymuyor. Birkaç saniyelik ümit anını da bize çok görüp cümlenin devamını getiriyor. Bizlerde yeşermek için çırpınıp duran sevinç tomurcukları darmadağın olup kara bulutlar çöküyor ruhlarımıza. Zira doktor durmayıp 'ama'lı, 'ancak'lı 'maalesef'li cümlelerle devam ediyor bu kâbus dolu yıkıcı konuşmasına.

"Lakin!" diyor "Kalbi çalıştırdık lakin tansiyonu dengeleyemedik. "Birkaç dakikalık cümleler saatleri aşan konuşmalar, toplasan bir paragraflık cümle etmeyen sözcükler günlerce süren izahatlarmış gibi geliyor bize. Ve doktor ümidimizi, umudumuzu kökünden söken en son darbeyi yüzümüze çarpıveriyor.

"Başınız sağ olsun! Tüm çabalarımıza rağmen hayatta tutmayı başaramadık, hastanızı kaybettik. Üzgünüz, başınız sağ olsun."

Ah benim talihsiz ağabeyim! Ah benim genç yaşta öksüz kalan can parelerim! Adeta zemini zamanı inletircesine acı dolu bir feryadın içine gark oluyoruz. Büyük bir acının, korkunç bir imtihanın içinde kayboluyoruz. Bir kâğıdın orta yerinden 'cart!' diye yırtılması gibi hayatımız bölünüyor, ruhumuz parçalanıyor. Dipsiz bir yesin içine düşüveriyoruz hep birlikte.

Henüz hiçbir şeyden haberi olmayan biri evli diğeri henüz gençliğe yeni adım atmış iki kızımıza kara haberi vermek ıstırabı bana düşüyor. Bin bir senaryo ve yalan dolanla evli kızımızı kendi evinden alıp hastaneye getiriyor ve acı haberi hastane ortamında veriyoruz kendisine. Sonra diğer kızımızı da aynı şekilde yine hastaneye getirdiğimizde yavrucak etraftaki ağlayan kalabalıktan anlayıveriyor yanında yatan henüz yedi yaşındaki en küçükleri kız kardeşini haberdar etmeksizin yatağından apar topar kaldırılıp sabah sabah hastaneye niçin getirildiğini.

Feryat figan göklerle buluşuyor. Zaman ağlıyor, zeminin ağlıyor. Ahu enin yeri göğü kaplıyor.

Yirmi günü aşkın hastanede yatan ve yattığı günden beri asrın illetinin korkunç hususiyeti yüzünden eşini görememiş bir kocanın, annelerini görememiş oğlanların, kızların, kardeşlerin yeğenlerin, eltilerin, kayınların hasretle ve sonsuz bir elemle darı bekaya uğurladığı 'yenge bacı'mızın içimizde bıraktığı asla dolmayacak boşluk her birimizi ayrı ayrı kasıp kavuruyor.

Ölüm gerçeği en acı haliyle yakalayıveriyor hepimizi.

Yaşanmışlıklar, yaşanmamışlıklar, yaşanamamışlıklar! Keşkeler, pişmanlıklar! Hatıralardan mütevellit sevinçler, hüzünler dizi dizi önümüze sıralanıyor. Hatıralar! Kimi başımıza taç olup ebediyen unutulmayacak kadar aziz olan hatıralar! Kimi boğazımızda düğüm düğüm kahredici derin bir sızıya dönüşen hatıralar!

Bizi yıllar öncesine Esenler Kazım Karabekir Mahallesi'nde zor şartların mütevekkil, mütebessim ve bir o kadar da müteellim yıllarına götürüveren hatıralar!

İkisi de İmam hatip olan iki arkadaşın oğluyla kızının izdivaç hikayesi ile başlıyor her şey..

Oğlan yani abim askerliğini yeni yapmış. Askerlik öncesinde yaşadığı derin acıyı unutturmuş muydu acaba vatan görevi?Zor hatta imkânsız. Zira unutulası bir şey değildi başına gelen abimin.

Gelin hanım 16 yaşında. Daha ana kuzusu. Girdiği ocağa eli kınalı gelin değil de bir oyun çocuğu/genci olarak koysanız abes kaçmayan bir körpelikte.

Hayat! Ey hayat! Sen ne zor, ne müşkül ve bazıları için bazen de ne zalimsin!

Evimize gelin gelmiş kınalı elleriyle yaşı 16. Ben de kaynıyım, 17 yaşındayım. Ve belki de kayın kelimesinin anlamını bile bilmiyorum. Soruyor 'Gelin bacı', "Sana abi dememi ister misin?" "Zinhar! diyorum, asla olmaz! İsmim yeter bana hitap etmen için." O günden sonra birbirimize ismimizle hitap ediyoruz iki kardeşmişçesine.

Evimize gelin gelmiş 16 yaşında ve birlikte büyüyoruz aynı çatı altında.

Bir imam babanın tek maaşlı evinin çatısı altında Anadolu geleneklerinin kör şartlanmışlıkları altında çok da kolay olmuyor yaşam.

Hayat, zalim hayat pek de gülmüyor taze gelinin yüzüne. Kader diyor geçiyor, geçmeye çalışıyoruz. Asla geçilemeyecek olan yılları. Geçemediğimizi amma velakin ancak ve ancak geçiştirdiğimizi dahi anlamadan, anlayamadan kader diyor kederi gizliyoruz. O zor, hem ekonomik hem sosyal şartlar açısından oldukça zor yılların ördüğü gamı, elemi kader kavramında eritip hafifleteceğimizi sanan beyhude bir iyimserlikle.

Ben üniversiteyi okuyorum. Dünyam başka taraflara, başka düşüncelere, duygulara ram oluyor. Evde yaşananlara, yaşanamayanlara yabancılaşıyorum tüm etrafıma gittikçe yabancılaştığım gibi.

Sonra memuriyet. Şehir dışı. Hatay'da öğretmenlik. Evlenip Hoca babamın sevinci ile kederi at başı giden baba ocağından yüzlerce kilometre öteye savruluyorum.

İl dışından ara tatillerde, yaz tatillerinde şehre gelişlerimiz daha çok kayınpederler de geçiyor.

Sonra tayinle şehre dönsek de bu seferde mekân Kadıköy sınırları içerisinde Küçükbakkalköy/İçerenköy ve Ümraniye oluyor. Şehre dönsek de abimler ve babamlarla araya deniz giriyor. Köprü bile istediğimiz kıvamda birleştiremiyor iki yakayı uzun yıllar.

Abimlerdeki yara derinleşiyor, acı katlanıyor ve artık katlanılamaz hale geliyor..

Belki abimlerdeki yaraya merhem olur diye Başakşehir'e müdürlük bahanesiyle tayinimi çıkartıyorum yıl 2010.

 Esenler'de kördüğüme dönen, dönüşen, pörsüyen ve gittikçe travmatik bir trajediye tahavvül eden geçmişi eski ızdırapları olur ki bir nebze olsun dindirmek/durdurmak adına yazının giriş kısmında da belirttiğim gibi İdris Hocazadelerin erkekleri olarak 2012'de Başakşehir'de ikamet birleştirmesi gerçekleşiyor.

Birkaç yıl sonra hoca babamın tek kızı bacımız da aynı semte gelince takım tekmil oluyor.

Üç oğlan bir kız ve babamlar tarihinin en sakin ve her şeye rağmen daha mutlu dönemine böylece geçiş yapıyor. Buna rağmen hayatın gamı kasaveti tükenir mi? Felek bu! Sana rahat verir mi? Seni huzursuz etmeden durur mu? Tabii ki herkes kendi içinde farklı imtihanlarla sınanmaya devam ediyor. Lakin her birimiz diğerimize müteveccih Kader oklarının bu yaralayıcı tesirine karşı elden geldiğince, güçler yettiğince, diller döndüğünce mustarip olanlarımızla hemhal olmaya azami gayret gösteriyoruz.

Feleğin ucuna zehir sürülmüş yakıcı oklarından nasibine en fazla düşen hayat boyu hep abim ve ailesi oldu. Tam da her şeyi yoluna koymuş, büyük badireleri bin bir zorlukla, düşe kalka da olsa atlatıp düzlüğe çıkmış gibi duruyorken geldi ölüm meleği ve talihsiz abimlerin hayat kapılarına dayanıverdi.

"Durun!" dedi. Neredeymiş huzur, neymiş sevinç, nasılmış rahatlık hele bir durun! Daha yaşayacaklarınız ve sabredecekleriniz yeni başlıyor!" dercesine bir müdahale ile kader-i ilahi 'yenge bacı'mızı hepimizden alıp yanına, dergâh-ı ulûhiyetine çekiverdi.

Yüzünde acının donup kaldığı ilkokul birinci sınıf öğrencisi bir küçük kızımız, gençliğine yeni adım atmış lise bir öğrencisi bir diğer kızımız, henüz evlenmemiş iki delikanlımız ve annesini değil adeta hayat arkadaşını kaybetmiş evli bir başka kızımız ve hayatı orta yerinden yırtılan ağabeyimizle bu büyük imtihanın nasıl, ne şekilde ve nereye doğru seyrüsefer edeceğini sabır ve metanetle yaşamaya çalışıyoruz.

'Yenge bacı'nın vefatından çok kısa bir süre geçmemişti ki can özünde alevlenmiş ateşi kaderin tüm cilvelerine karşı derin bir teslimiyet içeren lakin her şeye rağmen ve herkese karşı içinde biriken sitemin de bir yansıması olan aşağıdaki paylaşımı "Rahmetli ile sevdiğimiz ve en çok dinlediğimiz parçaydı!" notuyla aile WhatsApp grubunda yapıveriyor abim..

"El gözünde dertsiz gamsız biriyim.

Benim neler çektiğimi kim bilir?

Ben yeni közlenmiş yangın yeriyim.

Benim neler çektiğimi kim bilir?

Sinemdedir benim derdim, dağlarım.

Ben yaramı gizli sarar, bağlarım.

Ben gündüzler güler, gece ağlarım.

Benim neler çektiğimi kim bilir?"

'Yenge Bacı'mızın bir küçüğü kız kardeşinin zevci ve aynı zamanda köylüleri, kıymetli kardeşim/üstadım hak aşığı Nihat Bey dostumuz da emr-i hak gereği dar-ı bekaya irtihal buyuran baldızı için şunları yazıp gönderiyor bana:

"Hurşid-i lâzevâl avdet edip bu cihane.

Sermede huruç etti, amal-i saliha ile.

Kaynar idi gönlü safî muhabbetullah

Vasıl-ı ilallah oldu, kadem edip leyle-i kadre."

Acizane hissiyatımı ben de şu dizelerle dile getirivermiştim.

"Zalım felek bize nettin neyledin?

Yaz baharda soldu, gülümüz bizim.

Çokça kahır verdin, cefa eyledin!

Ne arkamız kaldı, ne de önümüz bizim."

Hepimizin içinde nasıl kapanacağını bilmediğimiz bir boşluk var artık. Haşa ki kimseye zulmetmediğini bildiğimiz ve iman ettiğimiz merhameti gazabından engin ve sonsuz yüce Mevla bakalım bu yarayı nasıl kapatacak diye de kendi adıma büyük bir hayret içerisinde bekliyorum.

Yasal Uyarı : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Yorum Yazın