17.02.2018 03:41 Güncelleme Tarihi: 25.02.2018 03:52 219135 Okunma

ABD ile uzlaşma süreci/ama rehavet asla..!

ABD ile uzlaşma süreci/ama rehavet asla..!

ABD önce olmazları dener/denedi. Zaten karakteristiği de bu ABD’nin. Bölgemiz ve Türkiye konusunda da aynı yolu denedi. Tabi bunda, kendi içindeki çok başlılık, ihtilaf ve iktidar kavgası da etkili oldu. DAEŞ’le mücadele derken DAEŞ’i bir koz olarak kullandı.

ABD önce olmazları dener/denedi.

Zaten karakteristiği de bu ABD’nin.

Bölgemiz ve Türkiye konusunda da aynı yolu denedi.

Tabi bunda, kendi içindeki çok başlılık, ihtilaf ve iktidar kavgası da etkili oldu.

DAEŞ’le mücadele derken DAEŞ’i bir koz olarak kullandı.

Sonra DAEŞ’e karşı YPG/PYD/PKK gibi örgütlerle iş tutmaya başladı ve hala da devam ediyor.

Fakat, YPG/PYD ve dolayısıyla PKK ile bu işbirliği sürdürülebilir değildi.

Ama, ülkesel genetiği böyle ABD’nin.

İlla ki denemelidir, olmazları.

Biraz da Türkiye’nin metazoruyla geldi nihayet, “olur” noktasına.

Küresel Hakimiyet savaşının, coğrafyamızdaki boyutunun terör örgütleri üzerinden haritalandırılıp, dizayn edilmeyeceğini anlamaya başladı.

Aslında en baştan beri biliyordu; Türkiye’siz bu bölgede dengelerin yıkılarak yeni dengelerin tesis edilemeyeceğini.

Ama, Amerika bu.

Olmazları denemeden yapamaz.

Mayası böyle.

Son yazılarımda söylemiştim...

ABD Pentagon’un esiri olmamalı ve olamaz diye.

Yeni Yüzyıl planlanırken, yeni dünya konseptinde ABD yönetimi ve dolayısıyla dünya, Pentagon’un irade ve inisiyatifine bırakılamaz ve bırakılmayacak diye.

Öyle de olmaya başladı.

Akıl Sahipleri” ABD yönetimine ve yöntemlerine müdahil olmaya başladı.

Bölgemiz özelinde bakarsak; son günlerde ülkemizle olan ilişki ve iletişimde ortaya çıkan durum, bu sürecin başlangıcıdır denebilir.

Türkiye’nin Afrin Harekatı ABD’nin kendi içinde, bölgesel yöntem ve stratejilerinin sorgulanmasını başlattı.

Bugüne dek makul ve mantıklı ses ve düşünceleri bastırılan akıl sahiplerinin, düşünce ve deneyimleri öne çıkmaya başladı.

Türkiye’nin sabrının tükendiği ve artık “gittiği yere kadar ve iş olacağına varır” mesabesinde bir sürecin başladığı, ABD tarafından algılanmaya ve gözlenmeye başlandı.

Tillerson, tam da bu ortam, eylem ve duygu ikliminde Türkiye’ye geldi.

Daha Lübnan’dayken Ogün Haber’e, “Türkiye’ye uzlaşmak için gidiyoruz” beyanatı bile, yeni sürecin sinyalini vermişti.

Erdoğan’la yapılan görüşme çok çetin geçti.

Türkiye ve Erdoğan kararlı ve hazırlıklı idi.

Çünkü, artık diplomasi, istişare ve diyaloğun yanında, saha ve cephe süreci de başlamış ve devam ediyordu.

Türkiye’nin sonuçsuz konuşmalara, oyalama taktiklerine ve en önemlisi; terör üzerinden işbirliği yapılarak, vekalet savaşlarıyla ülkenin güneyinden gelen tehlike ve oldu bittilere asla tahammülü yoktu.

Aslında ABD ve Tillerson da ülkemizin tahammülünün tükendiğinin farkında idi.

Aldığım duyumlara göre; Külliye’de yapılan toplantıda, Türkiye’nin bu psikolojisi ve netliği gözlere ve sözlere yansıyordu.

Dört saate yakın görüşmede herşey konuşuldu.

ABD’nin yaptıkları belgelerle anlatıldı.

Yapılan silah yardımlarından verilen sözlerin tutulmamasına, vizelerin sınırlandırılmasından FETÖ’ye kadar herşey konuşuldu.

En çok da; Mümbiç’in durumu, Fırat’ın doğusu ve Afrin özelinde tüm Suriye ve kuzey Irak konuşuldu.

Türkiye ve ABD ihtilafların çözümü ve müttefikliğin yeniden tesisi için düşüncelerini maddelere döktüler.

Pek çok maddede mutabık kalındı.

Sadece birkaç madde de uzlaşılamadı.

Külliye’deki toplantı sonrası sabaha kadar, Türkiye-ABD diplomasisi, Trump da bilgilendirilerek devam etti.

Bu esnada, görünmez etkili isimler ve arka kapı diplomasi de çalışmalarını sürdürdü.

Sabahtan itibaren Mevlüt Çavuşoğlu başkanlığında askeri, istihbari ve diğer ilgili birimlerin yetkilileri yoğun tempo ile devam ettiler.

Çünkü, Tillerson gelmeden Türkiye sözünü söylemişti; “ilişkilerimiz ya düzelecek veya daha da bozulacak” diye.

Gelinen noktada Mümbiç konusu uzlaşıyla çözülecek gibi.

Duyumlarıma göre Mümbiç, terörden arındırılacak, YPG’den temizlenecek ve buranın güvenliği ve kontrolü Türk-ABD kuvvetlerince  sağlanacak.

Bu durumda Afrin’le başlayan askeri operasyonumuz Mümbiç’e yönelmeden bu konu tarafların uzlaşısıyla hallolmuş olacak görünüyor.

Asıl konulardan birisi de Fırat’ın doğusu.

Burası için de bir komisyon oluşturularak çalışmalar yapacak.

Mart ayında çalışmalara başlayacak bu komisyon; Irak sınırından Fırat kenarına kadar; Haseke, Kamışlı ve Kobani bölgesiyle ilgili mutabakat noktaları arayacak.

ABD, Türkiye’nin olmazsa olmazlarını görmeye ve algılamaya başladı.

Önümüzdeki günlerde YPG/PYD’nin gözden çıkartılarak kısmen kenara itildiğini görebiliriz.

Bu bağlamda; YPG’nin etkisizleştirilerek, Türkiye’nin de onayıyla ÖSO benzeri bir oluşumun tesis edileceği ve bu sayede bir işbirliği oluşturulması da yapılacak çalışmalar arasında yer alıyor.

Aklıselim ABD öne çıkmaya başladı.

Olması gereken de bu idi.

Türkiye gibi, NATO müttefiği ve böylesi bir coğrafyaya sahip bir ülkeye terör örgütleri üzerinden ayar verilemezdi.

Aksi takdirde Afrin Harekatı zaten devam ediyor.

Afrin Harekatı sonrasında oluşacak kompozisyonda Afrin’in güvenliğinin sürdürülmesiyle alakalı Türk-ABD ilişkisi oluşabileceği de aldığım duyumlar arasında.

ABD ile müttefiklik ve mutabakat hedefini esas alan bu yeni süreçte Rusya ve İran’la ilişkiler asla gözardı edilmemelidir.

Bu iki ülkeyle ve hatta Irak-Suriye ile, direk veya dolaylı iletişim ve diyalog sürdürülmelidir.

Rusya ve İran ve bu iki ülke içindeki kimi mihraklar, Türkiye ile ABD arasında başlayan bu yeni süreci sabote etmek isteyebilirler.

Bu yeni süreçte Türkiye ile İran-Rusya ilişkisini bozmaya çalışabilirler.

Bu noktada her zamankinden daha dikkatli olunmalıdır.

Denge politikası akıl ve akılcı diplomasiyle sürdürülmelidir.

Hep söyledim ve söyleyeceğim; sahadaki bilek gücüyle, akıllı diplomasinin harmanlanmasıyla yapılan yürüyüş her geçen gün güçlendirilmeli ve devam etmelidir.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın gözlerinde ve sözlerinde de bu izlenimi edindim.

O da bakışları, sözleri ve lisanı haliyle dikkati, tedbiri, akıllı  diplomasiyi ve soğukkanlılığı anlatıyordu.

Cesaretle aklı, cephe hattıyla uzlaşma masasını, ABD ile konuşurken diğer parametre ve aktörleri ihmal etmemeyi ve son tahlilde; “bekamız için yapılacak herşey yapılır” şeklinde bir stratejiyi düşündüğünü hissettiriyordu.

ABD ile başlayan bu yeni sürece güvenmek iyidir.

Ama güvenmemek daha iyidir.


ABD uzlaşırken ayrışmayı, barışırken savaşmayı iyi bilir.

Bu nedenle de; Afrin’le başlayan Harekatı hız kesmeden sürdürmeliyiz.

Güzel sözlere, diplomatik reveranslara ve ABD’nin eylemsiz söylemlerine aldanmamalıyız.

İcraata dönüşmeyen her vaad, söz ve söylem bizim için yok hükmünde olmalıdır.

ABD ile yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz tek gerçek budur.

Hem görüşmelerde söylenenlere itibar edeceğiz hem de söylediğimiz sözlerin arkasında duracağız.

Ama hepsinden öte; verilen sözlerin fiiliyata geçip geçmemesine, geciktirilmemesine dikkat ve itina göstermeli, oyalama taktiklerine asla fırsat vermemeli, dik ve net duruşa devam etmeliyiz.

Çünkü öyle günlerden geçiyoruz ki; uluslararası ilişkilerde hakim olan; “savaş son çare ve noktadır” yaklaşımı sona ermiş ve tersine bir işleyiş başlamıştır.

Artık önce cephe ve alan kazanmak, sonra diplomasi gibi bir uluslararası strateji süreci başlamıştır.

Herkesin herşeyi meşru gördüğü, sinsi, ikircikli bir diplomasi ve kirli bir savaş yaşıyoruz.

Oyun içinde kuralların değişebildiği, faullerin görmezden gelindiği, formaların değiştiği, oyuncuların takımlarını sattığı kipkirli bir mücadele sürecindeyiz.

Hal böyle olunca; tarafların hinlik ve cinliklerine, bilinçaltlarındaki intikam güdülerine, güzel sözler söylerken gizlemeye çalıştıkları asıl emellerine dikkat kesilmeli ve teyakkuzda olmalıyız.

Akılla, akılcı politika ve stratejilerle, “cesaret-zaman-mekan-akıl” olgusunu gözönünde tutarak; oynanan bölgesel savaş oyununu iyi okumalı ve operasyonel veya diplomatik olarak anında müdahale etmeliyiz.

Biz, bölgede yaşıyoruz ve kendi kaderimizi binlerce km öteden gelenlerin insafına bırakamayız.

Asla unutmamalıyız ki; bu bölgede, coğrafyada her zaman “iş başa düşebilir.

Anlaşırken de, savaşırken de, barışırken de bu gerçeği asla gözardı etmemeliyiz.

Bizim ve bölge halklarının tek ve yegane varlık sebebi budur.



Bir sonraki Bir Portre yazımızda buluşmak ümidi ile Allah'a emanet olun sevgili okurlar.