• Röportaj

Beyza Akyüz, masallara hayat veriyor

Bir masal anlatıcısı düşünün. Öyle bir anlatıcı ki, sizi şimdi ki zamandan alıp, bambaşka diyarlara taşıyan, içinizde biraz gergekçi biraz da fantastik duygular yaratan bir anlatıcı.
Beyza Akyüz, masallara hayat veriyor
Eylem SEZGİN / OGÜNHABER - Beyza Akyüz, şifahen masallar anlatan bir hikaye anlatıcısı, aynı zamanda TRT Çocuk'da yayınlanan sevdiğiniz çizgi filmlerin senaristi, ayrıca TRT Çocuk dergisinde ve çeşitli mizah dergilerinde de yazan, geçtiğimiz eylül ayında da YKY'den yeni kitabı çıkan bir yazar.

İşte Beyza Akyüz'le keyifli röportajımız:

Öncelikle bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
İnsanın kendinden bahsetmesi kuru kuruya bazı sıfatları, etiket ve unvanları ya da okul isimlerini sıralamak oluyor bizim ülkemizde. Hayır ben bunu sıkıcı buluyorum, çok robotik. Oysa kendimle ilgili bir hikaye anlattığımda her seferinde değişiyor anlattığım olayın detayları. Ben bile şaşırıyorum. İnsan kendini bile şaşırtamıyorsa başkalarını şaşırtabilir mi sence? Şimdi ben Filoloji okuduğumu söylesem size, ne olacak mesela? Ama filoloji okurken, okula gitmek yerine sabah akşam mezarlıklara gittiğimi, tanımadığım insanların mezarlarının başında saatlerce oturup kitap okurken, her seferinde ama her seferinde mezarlıkları daha canlı bulduğumu söylesem?

Geceleri, yurdun tavan arasında, kendim için yaptığım gizli odada, masallar okuduğumu, masal yazarak dünyanın derdini dönüştürebildiğimi, varoluşumla ilgili sorularıma cevaplar bulduğumu anlatsam? Üniversite zamanından bu yana masallar hayatımda, fakat anlatıcılık dersen, işte o derimin altında akan kanımda her daim gezinen annemle, babamın hayaletlerinden bana miras.

Annem, daha bilge, vakur, derin mevzularda gezinen bir anlatıcıyken, babam mizahın nimetlerinden faydalanan, yüksek sesli kahkahalarla insanları güldürecek hikayeler uydurabilen ve en önemlisi bu hikayelerin uyduruk olduğunu söylemediği için herkesi kendine inandırabilen bir adam. Bak şimdi ben sana bu iki zıt karakterin hikayesini anlatsam işler daha da sarpa sarar, ne hikayeler var orada bir bilsen!

‘Şifahen Masallar’ gibi bir etkinlik nereden aklınıza geldi?
Ne masallar ne de onları anlatmak, benim keşfettiğim bir şey değil. İnsanla yaşıt bir sosyalleşme, bilgi aktarımı aracı masallar. Fakat biliyorsun akıl etmek, akl etmekten geliyor, o da farklı şeyleri birbirine bağlamak anlamına. Yaratıcılık dediğimiz olay da bu ya da konsept oluşturma. Var olan şeyleri birbirine bağlayış şeklin ortaya ya nitelikli bir durum çıkarıyor ya da niteliksiz. Şifahen masallarda, kafamda alakasız yerlerde uçuşan, farklı zamanlarda, farklı ortamlarda, farklı insanlarla paylaştığım nitelikleri bir araya getirmeyi, birbirine bağlamayı düşündüm. Sorunun nereden kısmına gelince, tamamen kişisel ihtiyaçtan.

Bize biraz ‘Şifahen Masallar’ da neler yaptığınızı anlatır mısınız?
Şifahen Masallarda mütemadiyen masal anlatıyorum ve dinliyorum. Bu bir sarkaç zaten, iyi bir anlatıcı aynı zamanda iyi bir dinleyici olmalıdır. Tıpkı iyi bir yazarın aslında ve evvelinde iyi bir okuyucu olması gibi… Şifahen Masallar yetişkinler için düzenlediğim ama çocukların, bitkilerin, hayvanların da sızdığı bir etkinlik. Gecede hem anlatıcıyım hem de moderatör. Uzun bir masalla geceyi açarak misafirlerdeki o katı, sabit tavrı kırdıktan sonra sahneye onları davet ediyorum. İsteyen istediği hikayeyi, anısını, varsa bildiği masalı, şiiri bizimle paylaşıyor. Bu konuda onları cesaretlendiriyorum çünkü genelde çıkıp anlatmak istemiyorlar ama sonra da inmek istemiyorlar. Aralarda ve gecenin sonunda yine masallar, mizahi anektodlar anlatıyorum. Hiç tanımadığım, o gece karşılaştığım insanların anlattıklarını ilgiyle dinliyorum. Verdiğimiz arada, herkes birbiriyle tanışıyor, konuşuyor, tartışıyor, isterse arkadaş olup görüşmeye devam ediyor. Yani öyle mistik, bulutların üstünde masal anlatıp uyumaya beş kala dağıldığımızı düşünenler fena halde yanılıyor.

Genel olarak sizin anlattığınız masalları dinlemeye kimler geliyor... Gençler, çocuklar?
Kimlerin geldiğini inan ben de kestiremiyorum ve hep böyle devam etmesini istiyorum. Facebook’ da etkinlik oluşturuyorum ve insanlara açık davet yolluyorum. Artık kime nasipse o geliyor. Çeşitlilik benim için bir nevi tutku. O nedenle açıktan öte bir kelime var mı bilmiyorum ama şifahen masalların kapısı herkese sonuna kadar açık!

Türkiye’deki kültürel etkinlikler -genelde- sınıfsal bir yere oturtuluyor. Görünmeyen kast sistemi tıkır tıkır işliyor ve herkes kendi sınıfına ait kültürel olayları takip ediyor. Oysa bu inanılmaz kısır ve renksiz, ayrıca kültürle de çelişen bir durum. Maalesef böyle. O nedenle şifahen masalları farklı mekanlarda, semtlerde yaparak her çeşit sınıftan insanın katılmasına olanak sağlamak istiyorum. Ne kadar mümkün olur bilmiyorum ama hayal etmesi bile güzel işte.

Yazdığınız çocuk kitabından da söz eder misiniz biraz?
Yıllardır çizgi film yazarlığı yapıyorum. Küçük Hezarfen, Canım Kardeşim, Çomar Tomar Kömür, Çelebi ve Laklak gibi işleri yazdım. Asıl yazmak istediklerim de olmadı. Çizgi film serüvenim devam ederken arada fırsat bulup artık şu kafamdaki karakterlerin hikayesini yazayım dedim.

Uçan Fare ve Hayalet Hayri,  Balat’da geçen biraz gerçek biraz fantastik mizahi bir hikaye. Ben edebiyatın yaşı olduğuna inanmıyorum. O nedenle çocuk edebiyatı demeyi de sevmiyorum aslında. Çünkü bu kitabı yazarken “aman çocuklar duymasın” diye yazdığım bir an yok. Mesela benim zamanımda çocuk kitabı pek yoktu, ben hemen klasikleri okumaya başlamıştım mecburen. Anlasam da anlamasam da o okumalar bir edebi zevk geliştirdi bende. Çocuk kitaplarını üniversitede okumaya başladım ve itiraf ediyorum ki hiç bırakmadım. Fakat televizyonun karşısında, çizgi film izleyen kırk yaşındaki ağabeyinizi kaldıramıyorsanız bu “çocukça” tanımlanan hikayelerin mutlulukla bir ilgisi olmalı! Ben de ne zaman mutlu olmak istesem, çocuk filmleri izliyor, çocuk kitapları okuyor, çocuklarla zaman geçiriyorum. Demek istediğim o ki, benim kitabımı da hem çocuklar hem yetişkinler okuyabilir.

Bak kitabın da hikayesi var, kısaca anlatayım. Biz bu kitabın demosunu çizer arkadaşım Fırat Yaşa ile yaptık, elimize çıktısını aldık.  “Eee şimdi ne yapacağız” dedi Fırat. “Ne yapacağız, bir yayınevine gideceğiz” dedim. “Maille gönderelim ya da arayıp randevu alalım o zaman” dedi Fırat. “Yok olmaz, öyle yaparsak anlatacak bir hikayemiz olmaz. Eski moda girişimciler gibi kitabı elimize alıp, çat kapı gideceğiz” dedim. “Ya olmazsa?” diye sordu. “Olmazsa da hikaye, olursa da hikaye” dedim. Ve elimize kitabı alıp, üniversiteden bu yana kitaplığımda en çok kitabı olan, masal arşivimi borçlu olduğum Yapı Kredi Yayınları’nın kapısına dayandık. Tabi biz eski modayız ya, kapı da eski olacak sandık. Oysa koskoca güvenlik vardı, bize kime geldiğimizi, randevumuz olup olmadığını sordu. Fırat, hah işte senin hikaye buraya kadarmış diye baktı. Ama ben pes etmeden, ilgili bir editörle görüşmek istediğimizi söyledim. Güvenlik, “kim diyeyim?” diye sordu. Sarı çizmeli Mehmet’ den hallice olduğumuz için, kim tanıyacak bizi zaten düşüncesiyle, “bir yazar ve bir çizer” deyin dedim. Nitekim bir süre devam eden telefon konuşmaları, ondan ona aktarmalar neticesinde “Filiz Hanım sizi bekliyor, 9. Kata çıkacaksınız” dedi güvenlik. Birbirimize baktık! Başarmış mıydık ne?

Dokuzunca kata çıktık, Filiz Hanım bizi karşıladı. Odasına oturup kendimizi tanıttıktan sonra kibar ama dobraca, “ben tam da bu saatte bir yazar ve bir çizer bekliyordum, sizi onlar sanmıştım” dedi. Evet yanlışlıkla da olsa oradaydık! Filiz Hanım bu şekilde gelmesek de, maille gönderilen her kitabın mutlaka değerlendirildiğini söyledi ama olsun bu bizim hikayemiz olmuştu. Bir süre sonra da arayıp kitabı beğendiklerini söylediler.

Bundan sonra da eski moda girişimlerim devam edecek, her okula ansızın gidip çocuklara Uçan Fare ve Hayalet Hayri’nin masalını anlatabilirim!

Bu çalışmalarınızın devamı gelecek mi peki şuan için aklınızda ne gibi planlar var?
Plan yapmak bizim coğrafyamız için epey bir lüks. Artık bundan şikayet etmek yerine bu koşullarda ne yapılabilir onun derdindeyim. Yılmadan, umudumuzu kaybetmeden ve en önemlisi neşeyle devam edeceğiz her güne. Ve aslında hikayeciler, sanatçılar için bir cennet yaşadığımız coğrafya. Cehennem olmasın diye direnirken, bir yandan da bu cennetin tadını teslimiyetle çıkarmak tam da yapacağım şey. Biliyorum zıtlık barındırıyor ama aslında hiç de göründüğü gibi değil. Kime direnip kime teslim olacağımızı ayarlamak, işte o biraz akıl biraz gönül işi. Ben de gönlüme göre, yazmaya, anlatmaya, çizgi film yapmaya, kirayı ödemek için ne iş olursa yaparız demeye, doğalgaz faturasına küfrederken mizahi bir yazı yazmaya devam edeceğim. Şimdi radyoda, “günün sözü, insanın kanadı gayretidir, Mevlana” dedi. Plansa planım budur.

Son olarak şunu sormak istiyorum. Masal anlatmak sizin için ne ifade ediyor?
Umut. Tek kelimeyle umut. Masalı insandan ayrı düşünmeyelim lütfen. Zaten herhangi bir şeyi insandan ayrıştırıp ona yüksek bir değer atfetmeyi sevmiyorum. İnsan yoksa masalın da bir anlamı yok. Ve ben her masal gecesinde, insana dair -kendim de dâhil- kaybettiğim umudu, inancı yeniden dolduruyorum. Biten, tükenen, azalan iyiliğe, artan, desteklenen, alkışlanan kötülüğe değil, yeryüzü inşa edildiğinden bu yana, iyiliğin de kötülüğün de kendi merkezinde olduğunu ve umudu kaybetmemek gerektiğini anlatan felsefeye sırtımı dayamak istiyorum. Ama sabit bir durum yok bende, dinamik bir yaşam sürmek istediğim için bir sonraki sefer neler söylerim sana bilmiyorum.
Yorum Yazın