Bizi kim mahvetti?

Bizi kim mahvetti? Evet, sorumuz bu olmalı kimdi bizi mahveden ve neden yaptı bunu, ne derdi vardı bizimle? Ben bu soruya kendimce yanıt vereceğim. Açık ve net bence sorunun yanıtı; bizi, bizde yaratılan hayal dünyası mahvetti. Peki, biz kim miyiz? Biz devletin mihenk taşları diye övülen lakin aynı övgüyle maaş ve yahut hayat koruması bazında karşılıklandırılmamış birçoklarının deyimiyle orta direk “memur” çocukları. Bir de bunun yanında hayatı emekleri ile kazanmak gibi bir kutsallıkları devlet erki tarafından değer bulamayan “işçi” çocukları tabii ki de. Tanımdan da anlaşılacağı gibi biz daima standarttık. İşte tam da bu noktada kaybettik. Çünkü olmamız istenilen insana en yakın tiptik karşı koyacak mantığımız henüz yerleştirilmemişti zihinlerimize daha doğrusu yerleştirememiştik.

Hepimiz doktor ya da avukat olacaktık. Hayallerimiz bunun üzerine idi. Ama hiç düşünmedik muayenehaneyi nasıl kiralayacağımızı ya da nasıl bir büroya sahip olacağımızı; olsundu, biz doktor ya da avukat olalım da. Çoğumuz Tarık Akan, Ediz Hun veya İzzet Günay olma çabasındaydık misal aşklarımızda. Bir kısmımız daha bir Kadir İnanır, Ayhan Işık veya Kartal Tibet olmaya karar verdi, onlar acı çekebilecekleri kadar çektirebileceklerine de inanmışlardı. En son tayfa ki ben de kendimi biraz oralarda buldum hep, hem komik hem romantik hem kavgacı olabilirim ve bu etkileyecektir karşımdakini diyerek Cüneyt Arkın olma çabasına girdi. O meşhur; zengin, kibirli, herşeye sahip olduğu gibi kadınlara da sahip olabileceğini düşünen kötülere savaşlar açtık. Kendimizi Ekrem Boralara, Metin Serezlilere, Önder Somerlere karşı koyacak cürette gördük hep. Ne Sadri Alışık kadar yenik ne Öztürk Serengil kadar dalgacı ne de Kemal Sunal kadar şanslıydık ama girişiverdik savaşa ve düşmanı yanlış yerde aradık. Biz adam gibi adam olur ve her şeyden önce dost olursak bir gün Ahmet Mekin tadında bir Sultan’a sahip olabiliriz zannettik ve Samet bizi seçecekti öyle ya. Filiz Akınları, Belgin Dorukları, Türkan Şorayları ve daha nice zengin ama güzelleri alt eden insanlık, onur, sadakat ve güzel söz söyleme yeteneği bizim güzelleri mi alt edemeyecekti. Etmedi! Edemedi! Çünkü biz devletin orta direklerinin çocukları olarak evde bize layık görülen üç beş televizyon kanalında her gün sunulan Yeşilçam’la şekillendirirken hayatımızı onlar başka hayatlara yelken açıyorlardı kendi hayat sunumlarında. Biz ergen olduğumuzda Emrah, Mahsun, Özcan çıktı ortaya… Onlarda aynı kendilerinden öncekiler gibi zengin ve güzellere gönül veriyor sonra bir türkü ile gönülleri fethediyorlardı. Bizim ne sesimiz yanıktı ne de senaryoyu menajerlerimiz olan anne babalarımız onaylamıştı. Tanrı yazmıştı biz oynuyorduk; adına da kader deyip evde ağlıyorduk.

Bir erkek gözünden olduğu kadar kadın gözünden de böyleydi zaten. Ne biz aynı seviyedeki kızlara yanıyorduk ne onlar bize, nedensiz bir Hint fakirliği kompleksinde, hep kastta üst tabakadan birilerini elde etme çabamız vardı. Filmlerde oluyordu, bizde de olacaktı. Arkadaşı yalnızca kendi kibiri ve bir ırkı aşağılamasından dolayı çıktığı ringde ölünce acısını California’daki villasından Cabrio marka arabasına atlayarak anılarıyla yüzleşip sonra aynı gerekçelerle kavgaya tutuşan Rocky bizim için mazlumdu. Şimdilerde alt yazılara sığınarak “kahretsin!” dediğimiz filmler o sıralar ekranlarda kahramanlık destanları yazıyordu. Başarabilirdik ve emindik bundan. Önce okumaya başladık sonra sınavlar kazanmaya, en son okullar bitti işte orada fark ettik. Dostlukların Nubar Terziyan, Necdet Tosun, Sami Hazinses tadında olamadıklarını yahut Aydemir Akbaş’ın İbrahim Tatlıses’e gösterdiği vefanın yalnız bir film setinde olabileceğini kavradık ne yazık ki. Hayallerimiz vardı. Türkiye’nin başkentinde, avukatlık cübbesi giyecektim misal ben.  Kahverengi bir pardösü ile fötr şapkamı eksik etmeyecek, evde beni bekleyen Filiz Akın kıvamında bir kadın için kötüleri yenecek; Ahmet Amca, Selim Dede, Aliye Anne tadında bir mahalleden geçerek gelecektim eve. Oğlum hafif Sezercik kızım çoktan Ayşecik olmuştu bile ve bir gün bana “Fakat baba biz onunla sevişiyoruz” dediklerinde karşı çıkmayacaktım aşklarına.

Oysa öyle olamadı. Artık devlet kapısına girebilmek için belirli kliklere haysiyet satıyor ve soruları alıyoruz yahut olan birikimimizi üç saate sığdırmak adına üç aylık kurslardan medet umuyor, kendimizi evlere kapatıyor, şerefli vatan toprağının ücra bir köşesinden hayat beğeniyor, gittiğimizde de çıldırıyoruz. Özel sektör dediğimiz şey daha bir fena sille vuruyor yüzümüze; ya taraf oluyoruz belli kavgalara dayak yiyen rollerinde yahut bertaraf olup memlekete dönüyoruz kuyruğumuzu kıstırıp. Sadece ataları daha zengin olduğu için bizden önce baş sokacak bir büro bulabilenlerin kişisel egolarına yenik düşüyoruz çoğu vakit. Ama bizi asıl üzen bizler gibi kastta aynı seviyede olduklarımızın da o zenginler mertebesine merdiven dayadıklarında bizleri tanımaması oluyor. O yüzdendir bence Sefil Bilo’nun asıl üzüldüğü an Banker Mahmut’un onu mütemadiyen kandırdığı sahneler değil bir sene önce birlikte kazıklanarak İstanbul’a geldiği İbrahim’in kendisinden evinde kaldığı ilk gece kira istemesi olsa gerek. Sevmiyoruz artık birlikte çile çektiğimiz insanlarla büyümeyi yahut sefa sürmeyi. Öyle ya onlar kastta yeni elde ettiğimiz makamdan öncesini biliyorlar ve açık verebilirler etrafa. Hem üstümüzdekiler bizi anlamış mıydı ki biz de onları anlayabilelim gibi bir gerekçemiz de var okkalı şekilde.

Şimdi gözünüzü kapatıp düşünebilir misiniz Nubar Amca’nın Necdet’le ilgili her gün Sami Abi’ye dedikodu yaptığını ve bir gün dayanamayan Sami Abi’nin bunu açıklamasından sonra onun dışlandığını. Yeşilçam’daki mahalle efradının sürekli birbirinin arkasından konuştuğunu ya da.

Ne yazık ki biz hiçbir zaman kazanan fakirler olamayacağız. Evde bizi hiç kişiliğimiz ve tatlı söylemlerimizle etkilediğimiz Filizler, Türkanlar, Belginler beklemeyecek. Elimizde çantamızla mutlu mesut bir yaşam yaşayan, kemik gözlüklü, saygın; doktorlar, avukatlar, yüksek mühendisler olamayacağız. Çocuğumuz bize “Fekat biz sevişiyoruz” dediğinde aşkı değil dışa boşalmayı önemsiyor olacağız. Zaten çocuklarımızda hiç aşkla sevişmeyecekleri için bize bu tarz bir çıkış yapmayacaklar. Çalgılı çengili sevdalı dostluklarımız olmayacak, en küçük kurumda bile entrikalarla boğuşacağız. Buna globallik diyeceğiz liberallik diyeceğiz ama illa bir şey diyeceğiz. Öyle tatlı bir mahallemiz olmayacak, her şeyi benlikle değil bizlikle aşan, biz mahallemizde selamlaşmayacağız bile. Ayşecikler büyüyüp Bihter olacak, e Sezerciklerin rolleri de malum. Elimizdeki tek temiz varlık Fatmagül’e de sakallı gençlik tecavüz edecek ve edenin değil edilenin suçlu olduğu algısını yarattığımızı hiç düşünmeden Fatmagül’ü sorgulayacağız suçlulukta.

Bunu on beş sene önce fark etse idik ona göre davranırdık ama "Artık çok geç, hiç değilse ortama ayak uyduralım" yazısı bu biraz da zaten. Artık “senin annen bir melekti yavrum” yok, artık “how i met your mother” var. Hayatın bize attığı kazıklar toplamını “lost” tan bildiriyor sunucular yâda sevgiyi “everybody loves raymond” la açıklıyor İsviçreli bilim adamları. Sevgiyle kalalım hiç olmazsa Yeşilçam yetişimli, ezikliğine hayatsal sıfatlarla kafa tutmaya çalışan kastın aşağı tabaklarının onurlu insanları. Hiç değilse biz birbirimizi sevelim ki, zaten bu kallavi üstlerimiz bizi yeterince “severken” yapabileceğimiz tek dayanışma olur. Yoksa her “sevildiğimizde” alt yazılarda “Oh! Kahretsin!” yazmasından sıkılmaya hakkımız kalmayacaktır. Hoş kalın.

Yasal Uyarı : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Yorum Yazın