Ekranda biten dünler üzerine…

2000’lerin medyası bize bir şeyi öğretti; hayatı dizilerdeki gibi yaşamak... Aslında tohumları Asmalı Konak'ta atılmıştı bu hayat standardının. Misal ben çocukken Bizimkiler vardı. Klasik müzik eşliğinde kahvaltı yapan aile babası Şükrü ve tüm metropol yaşantısına ve hatta Avrupa göçmenliği kibirine inat eşi (Nazan Hanım), bizimle büyüyen Ali ve anlamlandıramadığımız evliliğine yine aynı annenin bağladığı ablası (Bilge abla)... Sabri Bey'inden Cafer'ine kadar her memur menşeili, pazar akşamı yıkanmak ve tırnak kesmek zorunluluğu olan çocuğun hatta orta direğin üstündeki katmanlardan insanların dahi çocuklarının pazar zorunluluğu idi. Pazartesi günleri; 27 yaşımda askerde iken tam manasıyla oturttuğum kadarı ile rahat olamadan ve asla hazır değilken geçtiğimiz hazır ol ile daha bırakınız sesini açmayı çoğu zaman afyonu dahi patlamamış müzik hocasının solfeji yaradana sığınıp, makamı da kuşlardan cesaret alarak tonladığı milli marşımızı "bağırmadan" önce (aslında söylememiz gerekirdi ama bu şartlarda 7-17 yaş aralığından bir bağırtı duymak bile büyük meziyet bence) tek sohbet konumuzdu. İzleyemeyenler ki çoğunlukla inek tayfası erken yatmakla mükellefti ya işte onlar, aşağılanırdı. Lakin hayat vardı o dizide. Aşksa aşk, aile ise aile, dolandıranlar, gizli ve yasak sevdalara gark olanlar (Ayla Hanım mesela), bir kararın vefasına ömür addedenler(cıvık babam affedersin), kapı arasında laf dinleyenler, bana göre her şey... Bu ve benzeri hayatlar anlatılıyordu Perihan Abla'da, Uzaylı Zekiye'de ve muadillerinde. Zannederim bu hikaye en son Süper Baba'da sürdürüldü, gerçi onun da sonunda Fikret Ağabey çok genç bir hanım abla ile izdivaca sürüklendi reyting uğruna ama en azından bir düsturu vardı.

Sonra Asmalı Konak'la bir mantık girdi hayatımıza. Hiç tanımadığımız bir kadını Amerika'dan gelin getirebildik yurdum orta Anadolu görgüsünün en orta yerine. Hadi erkek tarafı getirdi ancak bir ressam ruhu da kalktı geldi ta Amerika'dan. Sonra bu kültür çatışmasını izleyeceğiz derken film koptu. Önce konakta birbirleri ile öğrenilmiş kanıksama ile deneme mantığından türeyen tamamen bedeni hazza dayalı belirli bir ritim eşliğinde rutin tekrarlarla uygulanan fiilleri yapmayan kalmadı, sonra her bu fiili gerçekleştiren bu fiili bir metasal kazanca çevirme çabasına girdi. Bunların ortasında kalan deli dumrul aşıklarımız Seğmen ve Bahar'ın başından geçen türlü olaylarla bezenecek derken akşamlarımız, karşı konaktan da aşk ve bahsettiğimiz fiillerle dolu geceler sıçramasın mı hayatımıza. Afallamadık ama; sanki yıllardır eve sarhoş geldiğimizde yattığımız hizmetçi kızdan doğurduğumuz çocuğu ayyaş bir üvey babaya emanet edip, aşık olduğumuzu iddia ettiğimiz ve bu aşk için yollara düştüğümüz kadına kabullendirirmişiz gibi izledik evde durumu.

Zaten ben mensubu olmaktan onur duyduğum bu toplumun her şeyi bu kadar çabuk kabullenişine hayranımdır keza kendimin de. Birçok iktidarı da böyle kabullenmedik mi sahi her konuda? On beş sene önce Kıbrıs'a kol kanat geriyorduk şimdi Suriye’ye ayar veriyor, İsrail ile cebelleşiyor, bu arada durmaksızın kredi borçlusu üretiyoruz. Dün omuzlardaki yıldızlardan korkuyorduk artık burun ile üst dudak arasındaki mesafede bıyığın kaç numaralı makina ile tıraş edildiğine dair belirliyoruz korkularımızı. Yahut siyasetten de öte boyun eğdiğimiz onca iktidar olmadı mı? Birkaç zaman önce bir kızcağıza en ufak mevzudan kan kusturan erkek kardeşimiz hemen yeni ablalara kepaze olmadılar mı karakter açık arttırmalarında? Bir erkeği, en derin manası sadakatinden yaralayan kadın ve hatta insan müsveddeleri yeni tercihlerinin koyunlarında yaşamı yazacak kalemlerinin tükenir olduğu ile yüzleşmediler mi yada?... Neyse konu o değil.

Konu; Asmalı Konak sonrası "kimin eli kimin neresinde" bilmeden yaşamaya alıştırıldı bence toplum. Kaybolan çocuklarımızı sabah programlarında tanıdık mesela. Öğleden sonra marketler zinciri sahibi kocalarımız varmış gibi kocaman topların üzerinde ter attık. Akşamları acaba Demet'i ben de terk edebilir miyim düşünü sorguladık göbeğimizi kaşıyarak ve onu yeni bir kaset çıkartmaya gark edeceğimizden korkup o taraklarda bez bulundurmadık. Bunlar dizilerden önce bizi alıştırdı ve işte milenyum medyası tamda burada devreye girdi. Dizi; adı üstünde belirli bir konu etrafında çok dolanmadan insan odaklı bir yapıyı bir seri halinde her hafta ya da gün, bize aksettirmeli idi, ya da ben öyle beklemiştim. Öyleydi çünkü ilk zamanlarda. İnsan önemli idi yaşadığı çağdaş yada anlatılan çağa uygun konular anlatılmakta idi. Sonra ne mi oldu? Bize iki tip insan sundular, tıraş olmaktan korkacak kadar kendine, yüzüne, sıfatına güvensiz ama holding patronu olacak kadar da zengin, pahalı arabalara (daha çok kamyonet tadında) binen, parasal değerleri ölçülmeyen evlerde yaşayan abilerimiz oluverdi. Yahu yine ne kadar çabuk kabullendik. Kırk sene önce bugünü yetiştiren annelerimiz Tarık Akan'ın o pürüzsüz cildine, her gün giydiği tertemiz elbiselere vurulmamışlar mıydı? Hangi Yeşilçam jönü sevgilisi olmasını istediği güzellikle buluşmaya giderken, bir okka sakal, bağır açık gömlek, karmaşık saçlarla gitmekteydi yada gitse ilgi görür müydü bu kadar? Sizce bu durum; kadına da bıyıklarını aldırmama, kaşlarına bakım yapmama, alelade bir kıyafetle gündelik gezebilme özgürlüğü sunmamalı mı? Yok, öyle olmadı dizilerde. Kadınlar hep çok bakımlı idiler (işte ikinci tür). Hatta gece üçte salonda aynı bakımla oturabiliyorlardı, mesela kocaları yoğun bakımda iken. Mesela bir kavak yelleri esti başımızdan, "arkadaş ayağı fena ayakmış" dedirtti bize. Ondan önce hayat bilgisi alacağımız umudu vardı Perihan Abla'dan, sınıfın tamamının hayatı birbirlerine ders niteliğinde resmetmelerini izledik, güldürü tadında başlayan ağır trajedi sonucu. Arka sıradakiler; arkayı mütemadiyen beşlerken, Oktay kardeşimizin 30'uncu bacımızdan da aradığını bulamayınca, insanların atanamadıkları için intihar ettiği bir memlekette üstelik vasat bir öğrenci iken kendi okuduğu İstanbul manzaralı okula atanan ablamızın peşine düşmesine hayret dahi etmedik. Bir vadide ölen insanları gömmek için memleketin kararname ile ayrı üç vilayet oluşturup buraları sadece mezara imar etmesi gerekliliği aklımızdan bile geçmedi. Polat abimizin yanındaki tüm kadınlar öldü ama o halen yaşamakta ya Rabbim vatana zeval vermeye dedik. Bence şunu yazdılar aklımıza; erkekler ekstra bir çabaya gerek yok, nüfus ve hayat itibariyle bu kadar kadın hepinize yeter. Uğraşmayın, rahat olun, açın yakayı bağrı, kesmeyin sakalları, vurun üç çocuğun gözüne, pardon beş mi olmuştu o?... Aşağıladık durduk kadınları özetle...

Benim daha da üzüldüğüm; kadınlar da bunu kanıksadı. Kadınlar artık temiz yüzlü erkekleri çocuk bezi reklamları ile aşağılamakta, sevgililik sohbetlerinde. Ben sevgilisi olan ile olmayan hemcinslerimi böyle ayırt ediyorum. Olan kardeşler hemen sakal bırakıyorlar. Eskiden masada "siz de kuaföre gitmeyin güzelim" dediğimde destekçilerim vardı, artık "ay ben çok hoş buluyorum vallahi" yorumu ile sus pus ediliyorum. Yahu bu toplum bir dönem Fatmagül'ün suçunu sorguluyordu. Bir tane kadın oluşumu da çıkıp demedi ki; bu nedir? Bu varlığın suçu kadın olmaktır? Daha bu isim neden? Hatta onu geçtim, işin sonunda "tecavüzcüsü ile evlenmesi için" tüm engeller kalktı ortadan senaryo gereği. İşte artık sorunun cevabı bulundu, Fatma bacının suçu "tecavüzcüsü ile evlenmemek"ti. E artık etkin pişmanlıktan beraat verelimde aşağılanmasın artık bu kadın cinsi ve midemiz bulanarak "...size tecavüz edeni tanısanız vallahi seversiniz, onun da içinde büyümeyen haşarı bir çocuk var..." mantığını yedik bir dönem.

Hayır, işin kötüsü bu anlamsızlığa bir de edebiyat ve müzik dünyamızın son yarım yüzyılına isim koymuş insanları ve o isimleri de alet ettik ya. Hatta bir ara ben "Orhan Veli'nin ölümsüz eseri; Bütün Şiirler-1" dizisini bekledim televizyonlarda. Evet, bu eserler daha öncede döküldü beyaz cama. Ancak esere saygı vardı yahu. Ben Ali Rıza abinin altı senede 29'uncu kalp krizinden sonra kötürüm kalacağını bilemezdim ki ortalama 250 sayfalık bir hikayede. Evet, Bihter kötü bir kadındı ama aşıktı. Sera köşelerinde yeğene "bir yenge bir yeğene bre yeğen gel beğen ziraata girelim" tekerlemesi söyletmemişti ki. Erkin Baba, o muhteşem anlamı melodiye, Ali Kaptan naneler yesin, biz de asla büyümeyen bir ufaklığın şirinliğinde bunu sineye çekelim diye yüklemedi ki. Hiçbir çingene tuba bacı kadar güzel olmak derdinde değildi ki zaten. Hem o konuşma ağızlarında hiç o kadar eğreti de durmamıştı. Zaten bu yüzden de herhangi bir gönlü çelmek dertleri olmadı bence onların. Hatta muhteşem bir zeka ürünü sonucu birbirinden farklı tabiri caizse ki caiz "iki zıt kutup" diye nitelendirilecek insanları yine iki zıt yönle adlandıran dizide; başroldeki erkek güzelinin harika bir cinnet sahnesi olduğu anlatılır oldu. Oysa cinnet anında kimse bir yumruğu o metrajda atmaz, attı ise de bir yumrukla kalmazdı. Hadi erkek güzelimiz oyunculuğu öğrendi ile avunalım baş üste ama sen bir dizinin tüm mantık kurgusunu kuracağın olayın çıkış noktası olan, az sonra flashbackte kaza yapılacak arabanın anahtarlarının o kardeşimizin eline nasıl geçtiğini açıklamaz mısın? Biz bunu dahi soramadık o harikulade yumruğun etkisinden. Zannederim babada aynı etkide kalınca "sen bir gezele gel hele, senin damar atmış, hadi bakalım" dedi ve koca bir dizi oldu bak...
Daha onca şey yazılır, katılınır, şiddetle karşı çıkılır bu ve benzeri fikirlere...

Ben aslında 18 yaşında iken 27 yaşında bir adama; seni bu hayatta en çok ben mutlu edebilirim diyebilen, 19 yaşında aynı adamın karşısına bir çift yüzükle gelip "evlen benimle"yi haykıran, aynı yaşta bu adamdan mantıklı bir ret cevabı aldığı için boşluğa düştüğünü iddia ederek evlenen, sonra da evliliğini yine aynı adam için şu dakika bitirmeye hazır olduğunu yine o adama anlatmak adına debelenen bir "kadın"ı yazmak için oturmuştum cihazın başına. Sorunu; bize öğretilen bu televizyon anlayışında ve onun en başarılı gladyatörü dizilerde buldum. İşte dizi ile başlayınca sohbet; ailemin kültürlerine kurban olduğum kadınları sayesinde bilinçaltıma kazınan dizi kültürüne veriştirdim. Sahi bir kadın 18-20 yaş bandında bunca şeyi nasıl sığdırmayı göze alıyor o minicik hayatına ve yüreğine. O yüzden seviyorum Yeşilçam'ın kadınlarını. Evet, ölesiye aşıktılar ama bir duruşları vardı. Bu duruşu öğretecek bir anlatım yok artık yurdum prime time'larında. Ondan bence bu "küçük kadınlar"ımızın dramı. Aynı adda bir dizi vardı hiç girmeyeceğim o konuya, on paragraf daha yazmak niyetim yok.

Sonuç mu? İzlemeyin artık aşağılanışınızı yurdumun güzelim kültürlü kadınları. Okusanız da kültürlüsünüz, okumasınız da. Bir kadın olarak dünyaya gelmek hatta halen yaşıyor olabilmek bile ciddi bir kültür emin olun. Sizin için tıraş bile olamayan bir mevcudiyet yok emin olun etrafınızda. Gelin kadınlığınızı koruyabilecek bir hayat öğretisi sunalım çocuklarımıza. Eminim bu yazıyı reklam aralarında peyderpey okuyacaksınız ve beğen'e tıklayıp ya da ona bile vakit bulamayıp ekrana döneceksiniz. O vakit, iyi seyirler...

Yasal Uyarı : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Yorum Yazın