TIC HOLDING Header
  • USD 17.969
  • EUR 18.518
  • Altın 1031.641
  • BIST 100 2875.83

Kasırdan Konağa (2)

"Payitaht'tan Taşraya"...
Kasırdan Konağa (2)

İstanbul farkına varanlar için bir medeniyet şehri olarak başlı başına bir âlem..

Yaşadığı tüm tahribata rağmen taşıdığı tarihsel değerleriyle İstanbul fark edenler için hâlâ en büyük alim, çok muazzam bir öğretici..

İstanbul merkez, etrafın mihengi, taşranın başkenti..

Dışarının, kendinden gayrının payitahtı İstanbul..

İstanbul baş, beyin, gönül zirve..

İstanbul öncü, numune.

İstanbul öbürünün imtisali, örneği..

İstanbul en fazla ihmali bizzat içinde yaşayanlardan gören bir şehir.

Avrupa’dan Asya’ya, Trakya’dan Anadolu’ya, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya tüm taşranın imrenerek ve dahi yer yer kıskanarak baktığı/gördüğü/gezdiği şehr-i azizi en çok biz sevenleri unutuyoruz..

Geniş kalabalıkların bir şehir derdi zaten olamaz. Onlar ânı yaşar ve tüketirler. Geçer, bakar, çeker giderler. Göremez, tanıyamaz, anlayamaz, bilemezler.

Durmaz ve çoğu zaman da düşünmezler, bu sebeple de ne hatırlar ne de unuturlar şehri. Geniş kalabalıklardan aksi de beklenmez. İşin doğasında bu vardır ve geniş kalabalıkların bu durumu hiçbir bölgeye, çevreye, kültüre, ülkeye de has değildir. Her yerde üç aşağı beş yukarı bu böyledir, yani.

Şehir meraklıları için şehirdir. Merak ise, bilgiyle görgüyle, bilinçle ortaya çıkan bir şeydir. Şehri merak etmek ancak şehri bilenler,görenler ve tanıyanlara özgü bir hususiyettir bu sebeple..

Bundan dolayı da “şehr-i Stanbul”u en fazla üzen, ihmal eden ve hatta unutan işte güya     kendini” Biz şehir sevdalılarıyız!” diye adlandıran bu guruptur.

Belki de şehirde yaşıyor oluşumuzdan mütevellittir ona karşı kayıtsızlığımız kim bilir? Evet farkındayım kayıtsızlık biraz ağırca oldu. Kayıtsızlık demeyelim de hakkını gereğince verememek diyelim o halde. Yoksa aşığın elinde mi maşuka ilgi duymamak, onun varlığından bihaber ve ona karşı kayıtsız kalmak..

Roma-Bizans ve son olarak Osmanlı medeniyetlerine ev sahipliği yaparak son ikisince devlet merkezi olarak da tercih görmüş bu taht merkezi şehirde, bu aziz ve azim payitahtta meskun olmak ne büyük saadet ve ne güzel bir nimet..

Kendisi ile henüz müşerref olamamış ilkokul çağında bir taşra çocuğu olduğum günlerden beri kendisine karşı heyecanlı duygular geliştirdiğim bu şehr-i payitahtı istedim ki bir de taşra üzerinden göreyim. Belki şehre karşı ihmalim azalır. Kıymetini daha bir fazla bilirim.

Haneden konağa, yalıdan köşke, saraydan kasıra her türlü meskenin envai çeşit örneğini sergileyen bu kadim şehrin gerçek anlamda anlaşılması biraz da taşrayı bilmek ve tanımakla mümkün zaten.

İşte bu düşüncelerle yıllardır zihnimin bir köşesinde ‘gidip görmeliyim!’ diye yer tutmuş olmasına rağmen bir türlü fırsat bulup da gidemediğim taşranın incilerinden Safranbolu bu mülahazalarımın teyidi için en güzel örneklerden biridir dedim/dedik ve geçen Cumhuriyet Bayramını Safranbolu’yu tanımaya ayırdık..

Bir önceki yazımda bahsettiğim gecikmiş pastırma yazından da aldığımız cesaretle lise talebesi küçük hariç olarak hanımefendi ve büyük mahdumla birlikte hemencecik ve müştereken alınıp uygulanan bir karar neticesinde hazırlıklara giriştik.

Hazırlık dediysem zaten bir gece kalacağımız için asgariden bile daha az bir giysi vb. malzeme ile doldurduğumuz el çantasını yola çıkacağımız saatin hemen öncesinde hazırlayı verdik.

Malumunuz Cumhuriyet Bayramı Cuma gününe tesadüf etti ve resmi tatil. Öncesi gün Perşembe de yarım gün mesai. Mesaiyi tamamlayıp okul çıkışında eve gelip yukarıda bahsettiğim küçük hazırlığı itmam ederek arabaya binmek üzere çıktığımda henüz hanımefendi ile büyük oğlan evden çıkmamışlardı.

Küçük el çantasını aracın bagajına yerleştirdim. Google’dan Safranbolu Öğretmenevi ‘nin telefonunu bulup aradım. 3 kişilik bir oda rezervasyonu tamamdı. Bir gece konaklama mukabili fiyat da gayet makuldü.

Bizimkiler araca binip “ Peki, nerede konaklayacağız?” diyerek sorduklarında , “ Yer ayarlandı bile merak etmeyin!” deyip onları rahatlattıktan sonra artık çoktan beridir sürücü koltuğunu teslim ettiğim oğluma, “Hadi sür arabayı trafiğe kalmayalım oğlum!” diyor ve dilimizde dualarla “payitahttan taşraya” uzanan hikâyenin ilk satırlarını böylelikle yazmaya başlıyoruz.

Biraz sonra Navigasyonu açıp da hem yolun Trafik durumuna, hem de süresine göz attığımızda 4,5 - 5 saatlik bir yolun bizi beklediği anlaşılıyor.

Çıktığımızda saat 15.00 civarıydı, demek ki akşam 8-9 gibi şehirde olacağız diye tahmin yürütüyoruz. Bu da demek oluyor ki Safranbolu’ya gün kavuşmadan giremeyeceğiz..

Bir şehre, hele ki ilk defa gideceğim bir şehre gün kavuştuktan sonra girmek pek tercihim değildir. İsterim ki leziz bir yemeğin tadına yavaş yavaş varmayı seven birisi gibi ben de şehrin kokusunu,tadını daha çevresinden itibaren hazmederek hissedeyim. Dağlarını,  tepelerini, derelerini ovalarını görüp fark ettikten sonra şehre uzaktan ve usul usul dâhil olayım.

Dışarıdan bakmak, görmek ve hissetmeye çalışmak yeni bir şehre girmeden evvel yapmayı en çok önemsediğim husus olmasına rağmen bu yaşmaklı taşra güzeli Safranbolu ile karşılaşmamız maalesef istediğim gibi olmadı.

Önümüze önce Karabük şehir merkezi çıktı.“Bir Cumhuriyet kenti Karabük!” cümlesinin yazılı olduğu bir levhayla bizi karşıladı Demir Çelik yurdu Karabük..

Yeri gelmişken söyleyeyim. “Bir Cumhuriyet …….” sloganlarıyla ilgili siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama ben bu tür söylemleri beyhude görüyorum..

Çünkü bu slogan tarihe, medeniyete ve dahi bugüne dair bütüncül bir bakış gibi gelmiyor bana.. Cumhuriyet hepimizin. Türkiye sınırları içinde Cumhuriyet şehri olmayan birtakım şehirler varmış gibi en azından kadük bir düşünceyi mündemiç gibi geliyor bana bu ve benzeri sloganlar..

Neyse yine de düşünceye saygı gereği hoş görelim. Tüm derdimiz keşke bu sloganlar olsa. Zira asıl dertlerimizin yanında bunlar pek de üzerinde durulacak kadar mühim şeyler değil..

Şehre girdik. Gözüm Demir Çelik fabrikasında.Hava da kararmış başka da bir şey gözükmüyor zaten.Karabük bir sanayi şehri.Demir çelik fabrikasının açılmasından sonra şehir burada bir işçi şehri olarak oluşmuş. Böyle düşünürken yukarıdaki Cumhuriyet tamlamalı şehir sloganıyla ilgili mülahazalarım acaba biraz zorlama mı oldu diye de düşünmüyor değilim hani. Böyle olunca da ‘Karabük Cumhuriyet dönemi Demir Çelik sanayinin var ettiği bir kent olduğundan dolayı mı tabelaya böyle yazıldı acaba?’ diye düşüncelerimi yeniden bir teste tabi tutuyorum..

O zaman Karabük’le dip dibe bir eskişehir olarak Safranbolu’ya karşı bir gizli boy gösterme, içten içe meydan okuma,‘Sen eski isen ben de yeniyim!’ demek gibi bir durum mu var ki Cumhuriyet şehri sloganıyla..?

Farkındayım mevzu gereksiz uzadı. Safranbolu’ya girdik efendim..

Akşam geceye doğru ilerliyor, karnımız da hayli aç. Konaklama işinden önce mideleri bir rahatlatmak lazım. Zira aç bedenin konaklayarak dinlenmesiolmaz düşünüyoruz.

Tarz, tavır, şekil, yöntem, belli. Sanal âlemin imkânları değerlendirilip “Safranbolu’da ne, nerede yenir?” sorusunun cevabı bulunuyor.

Kadim şehrin bizi kendisine hayran eden onlarca konağı arasında merkezde iş bu Konak’tan bozma bir mekânda Safranbolu’ya özgü lezzetlerle kifaf-ı nefs ediyoruz.

Mekan çok güzel, gözlerimizi ve gönüllerimizi doyuruyor. Mideniz nasıldı? diye soracak olursanız. Köfte lezzetli yapan her yerdeki gibiharc-ı âlem birköfte. “Bükme” denilen yöreye özgü pide ise ortalamanın çok üzerinde bir tada sahipti. Safran katkılı “zerde” tatlısının bizim damak tadımıza uygun olmadığı ise müttefekun aleyhti. Tatlının tutmadığımız tadının ağzımızın tadınını daha fazla kaçırmasına fırsat vermeden kalacağımız öğretmen evinin yolunu tutuyoruz.

Digital tarif aracının çizdiği rotaya göre bulup tarihi bir ahşap Konak diye en azından bizatihi benim sevindiğim öğretmenevi meğer bizim kalacağımız yer değilmiş. Bizim konaklayacağımız mekân kadim şehirlerin hemen tamamında olduğu gibi kentin yanı başında büyüyen modern(?) Safranbolu’da bulunan bir diğer öğretmeneviymiş.

Mekânı bulduk. Burası da güzel. Mimari olarak da eski usul. Gerçi bina betonarme ama dediğim gibi yapım şekli cumbalı ve iç tefrişatı da bir konağı andırır vaziyette.

Konaklama işlemi uzun sürmüyor. Odaya geçip küçük el çantasını bırakıyor ve birkaç dakika odada dinlendikten sonra kadim şehre doğru yürüyerek ön keşfe çıkıyoruz.

Saat 22 suları, vakit hayli ilerlemiş, havada soğuk denilebilecek kadar hissettiriyor kendini. Henüz plan yapmamış olsak ve vakit de biraz geçmiş bulunsa da kıyısından köşesinden tanımaya başlamalı bu taşra güzelini diye düşünerek merakla adımlıyoruz caddeleri, sokakları..

İnsanları çekilmiş ıssız sokaklarda 3 silüet gibi sessizce dolaşırken bir tarihi camiin önüne düşen küçük meydanda yakılan bir ateşin etrafında ufak tahta taburelere oturup çayla demlenen kalabalığa denk düşünce yolumuz, zaten oldum olası çay meraklısı olan hanımefendi ve mahdum “Hadi biz de içelim” diye teklif edince biz de bir köşede yerimizi alıyoruz..

Eski zaman sohbetlerinde öykücünün, etrafa türlü türlü yansımalarla şekiller çizen ateşin alevlerinden mülhem hayal alemine kendisini kaptırarak bir külhanın etrafında toplanmış insanlaraanlattığı masallar geliyor aklıma çaylarımızı yudumlarken..

Daha sonra, “Yarın şehri gezmek için nasıl bir plan yapmalıyız?” diye ortak bir muhabbet etrafında ilerliyor sohbet gecenin hızlıca akan saatleri ile beraber..

Hem uzun yol, hem de şehirde attığımız kısa tur bir hayli yormuş bedenlerimizi ki evden farklı bir mekânda bulunmaktan ötürü ortaya çıkması muhtemel zorlanma olmaksızın hemencecik dalıveriyoruzuykuya.

Ben yine de bu kısacık uyku öncesi zaman dilimine şu cümleyi sıkıştırmayı başarıyorum:

“Haberiniz olsun! Ben yarın güneş doğmadan şehri yürüyerek bir turlayacağım..”

Bizimkilerin “Uykusuz kalırsın!” tarzındaki karşı koymalarına aldırmadan telefonun alarmını  Saat 6.30 a ayarlıyorum.

Telefonun alarm sesini duyduğumda, “Ne çabuk çaldı bu alarm? Sanki hiç uyumamış gibiyim! Şeklinde belirip beni sıcak yatağa çeken gafleti üzerimden uzaklaştırıp diğerlerinin  uyanmaması için de sessiz ve hızlıca hazırlanıp odayı terk ediyorum.

Öğretmenevinin kaldığımız odanın çaprazındaki küçük mescidinde sabah namazını kılıp dışarı çıktığımda sokak lambaları henüz sönmediğini fark ediyorum. Yeni Safranbolu sokaklarını hızlı adımlarla geçip şehrin sabah nemiyle dolu buğulu havasında elektrik direklerinde lambalardan süzülen sarı ışıkların taştan sokaklarında otantik ve romantik haller oluşturduğu ve bayram tatili olması münasebetiyle de pek tenha olan şehr-i kadime bir an önce kavuşmak istiyorum.

Dünden beri meraklanıp durduğum, gezmek/görmek/tanımak ve bilmek için de bir hayli sabırsızlandığım şehirle nihayet baş başa kalmıştım. Artık şehirle tanışmaya, şehrin konuşan ama pek çok kimsenin işitemediği seslerini dinlemeye başlayabilirdim..

Bir şehrin; hele ki yeni tanımaya başladığım, hangi köşesinde beni hangi eserin beklediğini bilmediğim sürprizli bir şehrin,tarih kokan sokaklarında yürümek kadar keyif aldığım çok az şey vardır bu dünyada..

Bu bilinmezliğin içindeki merak duygusunu daha da kamçıladığı durumlarda hele ki yanımda dikkatimi dağıtan başka bir şey de yoksa, yani o üzerine titrediğim ve tadına doymak bilmediğim yalnızlığım da yanıbaşımdaysa değmeyin bu fakirin keyfine..

Başlarım şehrin kadim güzellikleriyle derin bir sohbete. Adeta şehirle hemhal olur, hem halimi ona arz eder, açar; hem de onun haliyle hemdem olurum. Ancak böyle tanırım şehri, böyle anlar,böyle bilebilirim ve ancak böyle şehre gönlüm akar ve şehrin gönlüne bu surette girerim.

Eski Safranbolu sokaklarındabu düşüncelerle zihnim meşgul ilerliyorken yolum dün geceki çay içtiğimiz meydana düşüverdi yeniden..

Safranbolu Ulu Camii önüymüş burası ve camii de kiliseden tebdil edilmiş bir mabetmiş.Eski tabirle etraf ü eknafını yani avlusunu çevresini görebildiğim kadar görüyor ve kiliseden dönüştürülen camiden ayrılıyorum.

Safranbolu nehir denilebilecek kadar büyük birkaç derenin açtığı derin yarıkların etrafında ortaya çıkan Üç tepe ve bu tepelerin eteklerine yerleşmiş bir şehir. İnişi yokuşu ile taştan dar sokaklarının şehre ayrı bir otantik boyut kattığı bu Konaklar yurdu geçmişten kalma bir masallarşehri gibi hakikaten görülmeye değer.

Bu insanı geçmişin sihirli dünyasına çeken nadide şehirle tanışmak için heyhat ki ne kadar geç kalmışız. Bu geçmişten kalma yaşmaklı konakları, tarihi bedestenleri, camileri hâsılı topyekün bir kadim haliyle sizibu günden alıp geçmişe yolculuk yaptıran asil haliyle arzı endam eden Anadolu perisini bulmak/görmek/bilmek ne kadar da geç nasip olmuş.

Olsun geç oldu ama güç olmasın. Madem ki bu bir eski masal kitabının esrarlı sayfalarında geziniyormuş hissi veren dost şehrin sokaklarındayım ya artık öyleyse hayıflanmanın hiç lüzûmuyok diyorum içimden..

Tabiatla iç içe şehirler. Dağından,bağından, tarlasından, bostanından koparılmamış şehirler. Suyundan, pınarından, deresinden, vadisinden ayrılmamış şehirler. Ah o şehirler! Nasıl da sarıp sarmalıyor, kendi gizemli hikayesinin içine atıyor/katıyor beni..

Eski ve unutamadığımız bir dostu gecikmeli olarak ziyaret ediyormuşum hissiyle ömrümde ilk defa adımladığım sokaklarında hiç yabancılık çekmeden ilerliyorumşehr-i kadimin. Sanki yıllardır bu şehirde yaşıyormuşum gibi bir yakınlık/sıcaklık hissi ile dolup taşar vaziyette zihnim, kalbim ve bedenim.

Ruhların, birbirini seven ruhların bezm-i elestteki muhabbetlerinden mütevellit karşılaştıklarında asla biri diğerine yabancılık duymayışı gibi ruhum kadim Safranbolu’nun büyük ruhu ile ezelden tanışıp kaynaşmış olmalı ki bu duygular kaplıyor tüm benliğimi..

Zihnini bu düşüncelere gark etmiş, gözleri nereye sarf-ı nazar etse her biri insanda büyük bir beğeni ve hayranlık hissi uyandıran beyaz giymiş asil Türkmen gelinleri edasındaki konaklarda yolunu sevk-i tabiiye bırakmış ben böyle aygın baygın gezer dolaşırken bir dere kenarında nefeslenen ol derviş edalı nazlı periyi görmeyeyim mi?

Ürkütmeden, sessizce ve olabildiğince uzaktan temaşa ediyorum bu, bir turna kuşu inceliği ve zarafetiyle su kenarına konmuş mütevazı mabedi. Yaklaşırsam uçup kaçar da biraz sonra buraya birlikte tekrar geleceğimiz bizimkileri bu güzellikten mahrum bırakırmışım gibi hissettiğimden sadece hakkında oldukça enteresan bilgileri muhtevi kitabesini okuyacak kadar ünsiyet kuruyorum kendisiyle.

Gidişi ve dönüşüyle hayli meşakkatli bir Hac farizasını sağ salim tamamlayıp memlekete döndüğü için bu kavuşmayı Allah’ın bir lütfu olarak kabul eden banisince şükrenlillah yaptırılıp ismi de manidar bir şekilde “Lütfiye” diye konulan camiin halk tarafından “Kaçak Camii” olarak tesmiye edildiğini kitabesinden okuyunca bu durum bana Osmanlı padişahı 3. Mustafa’yı hatırlatıyor.

Şöyle ki mezkur padişah devrinde yaptırdığı 3 camiin ismini de başkasına kaptırmakla maruftur. Üsküdar’da Ayazma Camii, Fatih’te yıkılan atası Fatih’in eski camii yerine yaptırdığı yeni Fatih Camii ve Aksaray’da yaptırdığı Laleli Camii.Bina ettirdiği bu üç camiin de isimlerini korumak kendisine müyesser olmayınca III. Mustafa’nın şöyle dediği rivayet edilir:

“3 cami yaptırdım birisinin dahi ismi bana nasip olmadı. Üsküdar’dakini su’ya, (Ayazma Rum Ortodoks inancında kutsal su demektir.) Fatih’tekini Ata’ma( Fatih Camii), Laleli’dekini de Baba’ya ( Camii yakınında tekkesi bulunan ve umumca rağbet görüp hayli muteber bir şeyh olan Laleli Baba dolayısıyla halk camiyi Laleli olarak isimlendirilmiştir.) kaptırdım.”

Safranbolu eşrafından Hacı Hüseyin Hüsnü Efendi’nin yaptırıp adını hem de kaçak bir su’ya kaptırdığı bu camiin inşa tarihi 1880. Camii, tabiatla uyum ilkesini en önemli prensip haline getiren kadim mimarimizin en güzel örneklerinden.

Şehre kendimizi kaptırmış, tarih labirentlerine dalıp eski çağlarda dönüp dolaşan bir insan gibi köşe bucak gezerken çalan telefon ân’a geri çağırıyor beni. Geçmişe yolculuk bize zamanı unutturmuş her zamanki gibi ve vakit de hayli geçmiş. Bizimkiler uyanmışlar ve kahvaltıya yetişip yetişemeyeceğimle ilgili meraklanmışlar. Haklılar çünkü öğretmen evinde kahvaltının son saati 10. Diğer taraftan da Safranbolu’nun meşhur simidinden getireceğim diye söz verdiğim için de ayrıca merak ediyorlar ne zaman döneceğimi.

Osmanlı şeriyye sicillerinde isminden “simid-i halka” olarak bahsedilen bu tadı dillere düşmüş dört asırlık simidi buluyorum bulmasına lakin sonradan şehri tekrar gezerken anlıyorum ki simiti bulmuşum ama asıl pişiren fırını bulamamışım.

Normalde gidişte farklı, dönüşte farklı yollar tercihimdir şehir gezmelerinde. Lakin bu sefer vaktin sınırlı olması beni gelirken takip ettiğim yoldan dönmeye zorluyor. Aksi halde bilmediğim yeni yol ve yol boyunca Safranbolu’nun ilk defa gördüğüm veizlemeye doyum olmayan tarihi mekânları beni oyalayacak ve kahvaltıya yetişmem de mümkün olmayacak.

Öğretmenevinden ayrılıyoruz. Tabii ki çıkışta rahatlatıcı ve huzur verici “hizmetlerinden” ötürü ilgililere teşekkür etmeyi de unutmayarak..

Gün Cuma. Tüm gün şehirde olacağız. Cumhuriyet Bayramı kutlamaları şehir merkezinde yoğunluğa sebep olacaktır diye düşünüyoruz. Bu yüzden daha önce yaptığımız ‘Safranbolu’da gezilecek /görülecek yerler listesi’nde takdim/tehir yaparak başlıyoruz gezmemize.

Buna göre istikamet şehrin 11-12 kilometre dışındaki Yörük Köyü. Köye giderken yol üstünde bulunan Hıdırlık Tepesi’ne çıkıp adeta kuşbakışı nazlı yaşmaklı Konaklar yurdu Safranbolu’yu doya doya ama doyumsuzca temaşa ediyoruz bu şehre hakim tepeden..

Yörük köyü’ne girişte otoparkı aracı bırakıyor ve köyün içine yürüyerek dâhil oluyoruz.

Çok güzel korunmuş asırlık konakların yer aldığı köy hakikaten “ görmeden asla geçmeyin!” denilecek kadar enfes.

Ziyaretçilerin gezip görmesine açılmış konakların en büyüklerinden olan tarihi bir ahşap mekâna yöneldiğimizde hemen girişte alt katta bir beyefendi bize yapıyla ilgili bilgi veriyor. “Anadolu Türkmen Bektaşiliği’nin izlerini taşıyor Konak. Bakalım bu emareleri konağı gezerken fark edebilecek misiniz?” diye malumatına devam edince de daha bir merak-ı mucip olarak geziyoruz 3 katlı ahşap binayı.

Odaların birsindeki post serilmiş makam, (Tasavvufta şeyhin oturduğu mekânın adıdır ve bazı sufiler bu sebeple tarikatın şeyhine postnişin/ posta oturan derler.) Zülfikar ve bir devenin sırtına yüklenmiş tabutu yüzü gizlenmiş bir zatın ipinden tutarak çektiğini kompoze eden küçük resim tablosu vb. eşyalar bu çerçevede dikkatimizden kaçmıyor.

Bize oldukça ilginç gelen tablodaki manayı çıkışta konağı işleten beyefendiye sorduğumda bu resimde deve sırtında içinde kendi na’şı bulunan tabutu çeken zatın Hz. Ali olduğunu söyleyip bunun kısa kıssasını da anlatıveriyor.

Cumayı köyde kılıyor ardından Yörük sofrası adı ile meşhur mekâna geçip tavsiyeyi hak edecek lezzetteki uzun ince havuç dilimi şeklinde el yapımı baklavalardan tadarak yolumuza devam ediyoruz.

“Buraya gelmeye gerek yoktu!” düşüncesiyle ayrıldığımız Bartın yolu üzerindeki ‘teras’tan sonra tekrar Safranbolu’dayız.

Şehrin merkezi öğleni geçen bir vakitte olmamıza rağmen hala kalabalık ve yoğunca da bir trafik oluşmuş. Bu sebeple aracı biraz daha fazla yürümeye bizi zorlayacak tenha bir noktaya park edip şehrin merkezine bize ulaştıracak bir yol arayışına giriyoruz.

Bulunduğumuz mevki kadim Safranbolu’nun en işlek caddelerinden biri ve ismi de Çelik Gülersoy Caddesi.

Bir önceki yazımızda bahsettiğim için Çelik Gülersoy isminin bana yine rahmetli Haluk Dursun hocayı neden hatırlattığını tekrar etmeyeceğim.

Şu kadarını ifade edeyim ki, Safranbolu’nun UNESCO tarafından da tescillenmiş dünya markası bir kültür mirası olmasında TURİNG’in katkıları ve kurumun başkanı olarak Çelik Gülersoy Hoca rahmetlinin emekleri çok büyük bir rol oynamıştır. Hoca’nın ve kurumun burada başlattığı “konakların ihyası projesi” tüm diğer Konak sahiplerince örnek alınınca bugünkü turizm değeri yüksek Safranbolu ortaya çıkmış diyebiliriz.

Ben yine tarihe, medeniyete dair mülahazalarla kendimi düşüncelere kaptırmışken şehir merkezine bizi çıkaracağını tasavvur ettiğimiz bir taş yol üzerindeki adı geçen Turing tarafından restore edilip işletilen turistik konağın cümle kapısından içeri girip taş avluya adımımızı atıyoruz..

Acaba ziyarete açık bir yer midir, değil midir?tedirginliğiyle biraz da ürkekçe konağın asıl giriş kapısına doğru ilerlerken arkadan,” Oğuz Hocam!” diye bana hitap eden bir ses duyup insiyaki olarak sese doğru dönünce bir de ne göreyim.

….

Kimi ve Safranbolu’da daha neler gördüğümün hikâyesini bir sonraki yazımda bulacaksınız.

Yasal Uyarı : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Yorum Yazın