Ne çok kucaklaşma meraklısıymışız be vesselam
Aile Bakanı Hanımefendi…
Belçika’da esnaf ziyareti yapmış…
Aman efendim; sen misin bunu yapan!
Muhalefet avaz avaz:
“Türkiye’de çarşı-pazar gezmeyen bakan Belçika’da esnafla kucaklaşıyor… Sen, önce Ulus esnafıyla bir kucaklaş…”
Bakan Hanımın cevabı:
“Ben 81 ilimizde halkımız ve esnafımızla kucaklaştım…
Ben, Avrupa'daki 5 milyon Türk'ün de bakanıyım. Onları yok mu sayacağız?
Doğup büyüdüğüm sokaklarda, ailemin esnaflık yaptığı sokaklarda esnaflarımızla kucaklaşmak kadar doğal ne olabilir?"
Tespitlerim:
Birincisi:
Halkla kucaklaşmak, esnafla kucaklaşmak, seçmenle kucaklaşmak…
Yahu arkadaş!
Ne çok kucaklaşma meraklısı bir milletmişiz be ya!
Sanki,
Çarşı-pazarın bereketlenmesi, esnafın borçtan kurtulması ve ahalinin alım gücünün artması bakan hanımla kucaklaşmaktan geçiyor!
İkincisi:
Bakan Hanım haklı… Muhalefet, “Türkiye’de çarşı-pazar gezmiyor” derken çamur atıyor.
Şehadet ederim ki;
Bakan hanım,
Türkiye’nin 81 ilinde “ekonomi iyi ve çok iyi” diyen 15 milyon halk ve esnafla kucaklaşmıştır.
Son tahlilde,
Türkiye’de her boyayı boyamış olup; fıstikî yeşil için de Belçika’ya gitme fedakarlığında bulunmuştur.
Kıskananlar çatlasın…
Üçüncüsü;
Eleştiri getiren Beyler!
Kadın, “Gitme! Sana muhtacız!” diyen Belçika’ya “bye bye” edip; yapılan davete icabet ederek halkla ve esnafla kucaklaşmak için yurdundan vazgeçip Türkiye’ye geldi.
Bu fedakarlığa karşı sergilenen tavır bu mu olmalıydı Allah aşkına…
Yahu!
Kadının doğduğu, doyduğu, doyurduğu yer Belçika…
Bırakın da; ağız tadıyla bir Sıla-i Rahim yapsın…
Bu arada,
Bir kararname çıkmış:
Konusu;
Doğum artırma ve nüfus çoğaltma…
Vergi gelirlerini artırmak için çıkartılan kararnameler gibi bişey mi ki acaba…
Sadece bu da değil;
Her yılın Mayıs ayının son haftası da, “Milli Aile Haftası” ilan edilmiş.
Acaba diyorum,
Bundan sonra Milli Aile Haftasında non-stop-7/24 çocuk yapma eylemiyle iştigal edenler veya hamile kalanlar veya çocuk sahibi olanlar TOKİ tarafından evle ödüllendirilecek mi?
Veya,
Milli Aile Haftasında doğan çocuklar “A Milli”, bir önce veya sonraki haftada doğanlar “Ümit Milli”, geri kalan 49 haftada doğanlar ise gayrimilli mi sayılacak?
Acaba,
Milli Aile Haftası’nın milli ruhuna muvafık ve mutabık şekilde hamile kalıp çocuk sahibi olmayı taahhüt edenlere, Aile Bakanlığınca bedava libidotik enerji içeceği ve afrodizyak gıda kolileri verilip; çalışan çiftler ücretli izinli mi sayılacak?
Yahut da,
Milli Aile Haftasında doğan çocuklar istedikleri okullara kayıt yaptırabilecek ve özel okullarda ücretsiz kontenjanlar mı açılacak?
Neyse…
Zaten tuttuğun yer elinde kalıyor; ben de, daha fazla cılkını çıkartmayım en iyisi…
Dinine yandığımın memleketinde,
25 yıldır iktidar ol;
Doğurganlık hızının iki buçuktan bir buçuğa düşmesine çare bulama,
Ve,
Şimdi bir kararname ile nüfus artırmaya kalk!
Sanki doğanları baş-göz ettiniz de…
Yav arkadaş!
Bu ülkede devr-i iktidarınızda doğanların yüzde 70’i “fırsat bulsam hemen yurtdışına giderim” diyor.
Diğer bir kısım, iktidardan-ekonomiden-diyanetten-gelenekten bağımsız; “ben üremeyeceğim” diyor.
Kahir ekseriyet ise,
“Ayranım yok içmeye; ne gerek beyaz atlı prens veya prensese” diyor.
Ama,
Siz kalkıp, bu iş sanki tüp bebek merkezinde sperm sayısı artırmakmış gibi teşvikle artıracağınızı sanıyorsunuz!
Boşverin bunları,
Ben size nüfus artırmanın olurunu söyleyeyim:
Aslında,
Doğum teşvik kararnamesine bile gerek yok.
Bir ithalat kararnamesi çıkartmanız yeterli.
Neticede,
Hayvan doğurganlığı düştüğü için sürekli büyük ve küçükbaş hayvan ithalatı yapmıyor muyuz?
Üstelik,
Eski Tarım Bakanı Pakdemirli’nin dediği gibi paramız da var.
Olmasa bile,
Merkez Bankası’na para bastırıp; bastırır parayı istediğimiz kadar çocuk alırız!
Kaldı ki,
Afganı, Suriyelisi, İranlısı, Somalilisi, Gürcüsü, Filistinlisi… gelmek için bir sözünüze bakıyor!
Hem, hep “Muhacirlere kucak açan Ensarız” diye övünmüyor muyuz!
Onlar için kararname-mararnameye de gerek yok…
Eminim, Sultanahmet çeşmesi gibi non-stop çalışırlar.
Hiçbir yılı da boş geçmezler!
Bize de, millileştirmek kalır artık…
O konuda zaten çok maharetli ve şerbetliyiz…
N’olacak ki; millileştirilmiş bakanlarımız bile var bizim…
*************
Enflasyon-Zengin Sayısı-İsviçre Saatine Talep Artışı
Ne mutlu bize;
Dünyada zengin sayısı artan üç ülkeden biriymişiz…
İsviçre saatine talep artışında ise dünya birincisiymişiz…
Her gün daha bir güzelleşiyorsun Türkiyem;
Zenginin İsviçre saatliyle para aklar, fakirin akşam saatinde pazardan artık toplar…
Asgari ücreti, emekli “Yandım Allah!” diye çığlık atıyor; emeksiz zengin, İsviçre saatiyle saç tarıyor!
Durmak yok, makası açmaya devam…
Ya enflasyon?
Merkez Bankasının, yıl sonu yüzde 17’ye inecek dediği,
Ama,
Daha yılın ilk dört ayında yüzde 15’e ulaşan enflasyon?
Ya boşversene…
Biz popülasyon azalışını dert edinmişiz; sen, enflasyon artıyor diye dertlen diyorsun!
Nüfusumuz hele bir 100 milyon olsun; gör bakalım, o zaman enflasyon-menflasyon kalır mı?
Hem “nass” varken; kim takar enflasyonu…
Vallahi,
İster nass, ister naz, ister paspas; fark yapmaz!
Popülasyon veya regülasyon; siz neyi dert ederseniz edin,
Ama,
Ben, Rahmetli Demirel’in enflasyonla ilgili dediklerini demeye devam edeceğim:
—Enflasyon,
Milletleri içinden bozan bir olaydır.
Enflasyon sadece pahalılık olayı değildir; ahlakı bozar…
Borcu olan borcunu ödemez, alacağı olan alacağını alamaz.
Hırsızlıktan, soygundan, fuhuşa kadar hemen hemen bütün yolları açar. Toplumun içini bozan, bünyeyi içten çürüten bir olaydır enflasyon.
Onun için batılılar; enflasyona bir numaralı halk düşmanı derler. Tek kollu canavar derler.
Batı enflasyondan fevkalade çekinir.
—Enflasyonla yaşamaya alışmak, kanserle yaşamaya alışmak gibidir.
Vücut alışır ama içten içe çürürsünüz.
Sakın “canım ne olacak, fiyatlar her gün artıyor işte” demeyin; bu bir felakettir.
—Enflasyon, en adaletsiz ve en acımasız vergidir.
Enflasyon, halkın cebinden para çalmaktır…
—Enflasyonun olduğu yerde dürüstlük olmaz.
Alın teriyle kazanan kaybeder, parasıyla para kazanan ve spekülasyon yapan kazanır.
Enflasyon, namuslu insanların rızkını, köşe dönenlere ikram etmektir!..
Rahmetli bunları ne zaman demiş?
35-36 sene önce…
Kime demiş?
Zamanın iktidarına… Özal ve Mesut Yılmaz’a…
Başka ne demiş?
Vatandaşın mutfağındaki yangını söndüremeyen hükümetin, Ankara'da oturmaya hakkı kalmaz. Enflasyon varsa, o iktidar gidicidir.
Boş tencerenin yıkamayacağı iktidar yoktur…
O günden bugüne ne değişti? Boş tencere metaforu boşa mı düştü?
Zaman ve isimler değişti; boş tencere metaforu daha bir güncelleşti…
Ahalinin yeme-içme-def-i hacet ihtiyacı değişti veya azaldı mı?
Hayır… Ahali yine ekmek yiyor, yine su içiyor, yine tuvalete gidiyor…
Yani?
Yani en büyük/en önemli ve hala en güncel kriz “yeme-içme” krizi…
Hala istikrarla günde en az bir kere tekrar etmek gibi bir özelliği var!
O halde?
Yeme-içme noktasında tahammül mülkünü yıkarsan; kaçarın yok;
eninde-sonunda yıkılmaya mahkumsun!
Peki, Demirel bunları söyledikten sonra Özal’ın iktidarı yıkıldı mı?
Evet…
Demirel bunları 1991’in 17 Ekim’inde söyledi ve üç gün sonraki seçimde Özal’ın partisi iktidarı kaybetti…
Demek ki,
Anlayana davul-zurna tıngırdatmak, anlamayana sivrisinek ve tokmak…
Yasal Uyarı : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.
