Oğuz Aydoğan

Oğuz Aydoğan

Kuşkayası'ndan Kuşadası'na (1)

Doğduğum topraklarda: Adına romanlar, şiirler yazılan Eylül'ün son haftasında doğduğum topraklardaydım.
Kuşkayası'ndan Kuşadası'na (1)

"Bir acemi dağcının maceraları" başlığıyla toprağını doya doya kokladığım serin tatlı sularından kana kana içtiğim memleketin sonbahara yüz tutmuş hallerinden videolardan oluşan izlenimlerimi yakında YouTube kanalımda da paylaşacağım ama madem yazıya başlığını koyduk bu satırlarda da bahsini açalım.

Memlekette bulunma sebebim iki aydır köyde bulunan valideyi İstanbul’a getirmekti, dolayısıyla sadece gezmek tozmak maksatlı bir ziyaret olmadı haliyle. Ekmeğinden çöreğine, bakliyatından patatesine, meyvesinden sebzesine, peynirinden çökeleğine bizim validenin hazırlığını tamamlamak başlıca bir meşgaledir her sene. Nihayet bu sene de öyle oldu. Lakin bu fakir; yoğun ve zorlu diyebileceğimiz ve yukarıda saydığım tüm bu yorucu işlere girişmeden önce, en son memleket ziyaretinde planlayıp da hava şartları dolayısıyla tamamlayamadığı bir dağ tırmanışını aradan çıkarmak gayretlerine düştü. İşte böylece “ bir acemi dağcının maceraları”  olarak tesmiye ettiğim hikâye ortaya çıktı. Şimdi isterseniz bu hikâyenin tafsilatına geçelim hep birlikte.

Saat 10.00 sularında köydeki evden çıktım. Üstte hafif cinsinden eşofman, ayakta dağ bayır için uygun ayakkabılar. Yanımda "can dostum" , "yol arkadaşım"  dediğim İstanbul Şamlar ormanları mahsulü fındık sopası. (her daim arabanın bagajında olduğundan İstanbul’dan memlekete de birlikte geldik kıymetli vefakâr yoldaşımla) cepte, bir adet çakı tarzı bıçak ve muhtemel mantar bulmak ümidine binaen naylon poşetler. Yiyecek içecek namına yanımıza hiçbir şey almadık Zira yolumuz boyunca tabiatın sunacağı bu minvaldeki imkânlar zaten kâfi derecede olacak.

Gidiş dönüş mesafesini zaman olarak 7 - 8 saat, yürüyüş olarak 38.000 adım, kilometre olarak da 30 km. tutacak diye tahmin ettiğim bu Kuşkayası zirve tırmanışı seferi; 1430 rakımlı, Tokat ili Reşadiye ilçesi eski adıyla Çengibağı yeni adıyla Gürpınar Mahallesi köyünden kademeli de olsa sürekli bir yükselişle takribi 1800 metrelere doğru bir tırmanışla böylece başlamış oldu.

Bahar biraz geç geldiğinden midir nedir, tabiat bu sene hala yeşil. Hazan mevsiminin tatlı renkli hüznü henüz etrafı sarmamış.  Bu sebepten kızaran ağaç yapraklarına ancak yer yer rastlıyorum. Yine de yavaştan da olsa mevsimin kurak şartlarına tahammül edemeyen gürgen (yöredeki ismi ile şivil) ağaçlarından toprak yollara dökülen yaprakların oluşturduğu renk cümbüşü nefes kesici.

İlk duraksamam yine bu şivil ağaçlarının hemen diplerine döküverdikleri fıstıkları toplama isteğim yüzünden oluyor. Üçgen bir prizmaya benzeyen ve kahverengi üç yönlü kabukla çevrili fıstığın içinde gizlediği yemişin kendine mahsus tadını ancak aşinaları bilebilir.

Şöyle bir avuç fıstığın kabuğunu epeyce bir zahmetle de olsa açıp biriktirdiğiniz yemişleri kaffeten yediğinizde aldığınız lezzet hakikaten doyumsuz. Bu hudayinabit gürgen fıstıklarının enfes tadını duymak güzel ama çam fıstığı gibi bu yemiş de haylice yağlı olduğundan susuzluğunuzun artması da mukadder.

Çengi bağı köyü yaylasına yakınız zaten.  Adımları hızlandırıyor ve hemen yaylanın girişindeki köy ahalisince "Hocoluğu" (Hoca Oluğundan galat) diye adlandırılan yaz kış aynı soğuklukta durmaksızın akan pınardan suyumuzu aheste aheste içiyoruz. (hızlıca içmeniz zaten mümkün değil, su o denli soğuk ki beyine zarar zira) Sakin, ahalisi köye göçmüş, işleriyle meşgul birkaç koyun çobanının ancak var olduğu köyün yaylasını da aldığımız taze enerjiyle hızlıca arkamızda bırakıyoruz.

Yükseldikçe kırlara doğru; yolculuğun, yürüyüşün yalnızlıktan kaynaklanan huzuru, sükûndan neşet eden keyfiyeti ayrıca artıyor. Tabiat bakir, etraf ıssız. Daha bir özgür hissediyor insan kendini, özgür ve bağımsız. Müdahalesiz ve müdanesiz. Sadece uzaklarda, silüet halinde, yeşil tabiat tablosunda beyaz lekeler gibi arzı endam eden koyun sürüleri ve siz uzakta olsanız da kokunuzu alan çoban köpeklerinin huzursuzlanan havlama sesleri tabiatın bu eşsiz insicamını bozuyor. Bozmak değil de daha doğrusu değiştiriyor.

Epeyce yükselerek yürümeye, yola devam ediyorum. Hava 18-20 derece civarında. Yeniden bir susuzluk hissetmeyeyim diye "Dolaşa" denilen su gözünden,  yerin derinliklerinden çıkan kaynak suyunun çeşmeye dönüştürülmüş pınarına doğru teveccüh ediyorum. Koyun sürüsü var pınarın yakınlarında ve köpeklerin dalaşmasını istemediğimden ötürü vazgeçiyorum bu fikrimden. Başka bir su kaynağı bulacağımdan da nasıl olsa eminim. Öyle de oluyor, çok küçük bir su sızıntısı toprağın üzerinden çıkıp kendine yol bulmuş. Çobanlar suyun önüne birkaç toprak parçası yığmışlar ve oluşan mini minnacık göletten bir olukla suyun dışarı tahliyesini sağlamışlar. Böylece gelen geçen sudan rahatlıkla faydalansın istemişler bu oluk vasıtasıyla. Biz de emeği geçenlere dualar ederek nûş ediyoruz küçük su havzından.

Yeşil denizi andıran yüksek rakımlı Yayla platoları bitti. Karadeniz’den gelen nemli havanın etkisinde yeşeren tabiat yağmur ormanları olarak kendini gösteriyor.

Bizim buralarda hava olayları genelde şu şekilde cereyan eder: Yağışlı değilse öğlene 14. 15.00'e kadar güneşli ve açıktır. 15.00'ten sonra Karadeniz'in puslu nemli havası Ordu’nun denize paralel dağlarını aşarak hayli yükselir, genelde denize nazır yamaçlara yağmur, gücü yetmezse de çise olarak düşer. Reşadiye yaylalarına geldiğinde ise hayli yükselmiş ve nemini de kaybetmiş hava artık bizim tarafa duman olur yayılır. Bu duman da Yayla civarının havasını aniden değiştiriverir. Sıcaklıklar birden düşer ve kendinizi yaz ayından handiyse kış diyebileceğimiz şartlara girmiş bulursunuz.

İşte benim bu dağ tırmanışı seferimin nihayeti olarak planladığım, Ordu’nun Aybastı ilçesi yaylaları tarafına düşen ( bu tarafın adı da bizde "cenik"tir.) ve yöremizde "Kuşkayası" diye adlandırılan kayalık alan (uzaktan bakıldığında adeta bir kartal gagasını andırdığından "Kuşkayası" diye yörede müsemmadır.) gözüktüğünde bahsettiğim duman kütleleri yavaş yavaş kendisini hissettirmeye başlamıştı. Tam bu sırada nemli toprakların olmazsa olmazı mantarlara da tesadüf edince dumanlaşan havayı unutup kendimi yüksek yeşilliklerde zuhur eden bembeyaz mantarların cazibesine kaptırıverdim. Oysa Kuşkayası dediğimiz yüksek tepeye çıkmak için acele etmem zaruri idi. Heyhat mantar deyince ben de tüm planlar alt üst oldu, mutat olduğu üzere. Yörede "sağrak" denilen mantar türüydü bulduklarım. Google hazretlerine sordum. Bizim "sağrak" bazı yörelerinse "evelek" dediği mantarın literatürdeki adı "agaricus hortensis" imiş.

Saat 14'ü geçmiş, hava iyice dönmüş ve bizim "Kuşkayası" görünmezlere bürünmüştü. Mantar toplayalım derken asıl maksat tehlikeye girmişti, ama zorlamadan dönmek olmaz deyip önü derin bir vadiye inen orman içi toprak yola doğru ilerlemeye devam ettim. Bu sefer de beni orman içinde ilk oyalayan zaten burada bolca yetiştiklerini bildiğim Yayla böğürtlenleri oluyor. Pazarlardan aldığımız orta büyüklükteki kültür çileğini gözünüzde canlandırın. işte tam o büyüklükteki simsiyah dağ böğürtlenlerinin tadı rayihasından, görüntüsü kokusundan hoştu.. Tadından ve kokusundan adeta başım döndü. Kur'an'da tarif edilen Cennet meyvelerini andıran bu tadıyla ve kokusuyla muazzam dağ böğürtlenlerinden epeyce bir toplayıp yedim. Açlık hissim neredeyse kalmadı. Lakin yediğim bu kadar böğürtlenden sonra susuzluk haliyle tekrar öne çıktı. Havaya bakıyorum yağdı yağacak, saate bakıyorum öğleni bir hayli geçmiş. Kuşkayası’na çıkış için yolun gerisini hesaplıyorum. En erken bir, bir buçuk saatlik daha yolum var o da oyalanmamak kaydıyla. Fakat böğürtlenler de öyle hiç hemen bırakılacak gibi değil. Dönüşte nasıl olsa yine buradan geçeceğim diyerek gürgen ormanları içinden "Kanlıgöl deresi" dediğimiz ve Tokat /Ordu sınırını da teşkil eden çayın yarıp geçtiği vadiye doğru yürüyüşüme devam ediyorum. Ediyorum etmesine ama bu sefer de orman içerisindeki küçük bir çayırlıkta yeşilin ortasına konmuş mor renkli kelebekler familyası gibi aynı türden yüzlerce çiçeğin oluşturduğu manzara dikkatimi çekiyor. Şöyle bir bu tabiat güzelliğini inceleyeyim derken bazılarının boyunlarını bükmüş gibi durduklarını fark edince işte o zaman bizim yöreye mahsus olarak bildiğim fakat kaynağının tam olarak neresi olduğunu da kestiremediğim şu yanık türkü dilimden dökülüveriyor:

"Dağlar senin ne karanlık ardın var
Lale sümbül boynun eğmiş derdin var."

Güya oyalanmayacaktık lakin ne mümkün. Tabiat muhteşem ve müthiş sürprizlerle dolu olunca ister istemez sefer inkıtaya uğruyor.

Artık vadiye indim. Ordu Tokat sınırını teşkil ediyor dediğim kanlı göl çayının çağıldayan musikisini büyük bir keyifle dinliyorum. Biraz ileride bildiğim bir çeşmeye ulaşıp susuzluğumu giderirken gözüm derenin etrafına vadi boyunca yayılmış yemyeşil çayırlıkları kirleten piknikçi artıklarına takılıyor. Hem kızıyor, hem de memleketin tüm derelerini, vadilerini, çayırlarını istila eden bu plastik ruhlu insan müsveddelerinin plastik atıklarına bakıp yine memleket adına derin bir üzüntü duyuyorum. Keşke diyorum bir seferberlik ilan edilse. Tüm vatan evlatları omuz omuza verse. “ Milli bir mıntıka seferberliği” ile dağı taşı hep birlikte tertemiz eyleyip feraha çıkarsak.

Büyükçe çakıl taşlarının üzerinden hoplaya zıplaya çayı geçiyorum. Ordu Aybastı topraklarındayım. Önümde uzanan toprak yolu tırmana tırmana tekrar derin vadiden ulu tepelere doğru yürüyüşteyim. Bir kayaç tepeye çıkıyor ve dönüp bizim karşı yamaçları seyre dalıyorum. Uçurum denilecek denli epeyce bu yüksekten aşağıya doğru bakarken Ordulu sanatçımız Ümit Tokcan’ın derleyip okuyup meşhur ettiği “ Aşağıdan gelir yaylı makine.” türküsü dilime düşüyor ve yalnızlığıma arkadaş oluyor.

Hedefe doğru yürüyüşe devam, çoğu gitti azı kaldı.  Beni korkutan dumanlar da hayli azaldı. Gün açtı, güneş çağdı. Eskilerin tabiriyle "etraf u eknaf" açık seçik meydana çıktı. Benim de Kuşkayası'na tırmanma arzum arttı. Kestirme diyerek daldığım sık şivil ağaçlarının arasından yayan yapıldak ilerleyişim az kaldı kaybolmak şeklinde bana pahalıya mal olacaktı ki erken uyandım. Bu durumlarda bizim gibi acemi dağcılar için yapılacak en temel şey neyse ben de onu yaptım. Yolun çıkmaza girmeden önceki başlangıcına geri döndüm. Bu sefer bildiğim yoldan başladım neredeyse %70, yer yer % 80 eğimlere ulaşan Kuşkayası zirvesine doğru tırmanmaya. Aralıksız ve hızlı diyebileceğim seri yürüyüşlerle bu eğimi oldukça dik yamacı adeta bir dağ keçisi gibi zikzaklar çizerek kat etmeye çalışıyorum. Kuşkayası'nın o meşhur kartal gagasını andıran zirvesi hala görünürlerde yok. Bense dağın eteklerinde dolaşıyor, kıvrım kıvrım dolanarak doruklara ulaşmaya çalışıyorum. Saat bir hayli ilerlemiş, 15.00'ı geçmiş. Daha bu seferin bir de eve dönüşü var, en azından gün kararmadan bizim köyün yaylalarına ulaşmam lazım. Zira karanlık zifiriye çevirdiğinde insan bildiği tanıdığı topraklarda olmak istiyor. Buna rağmen zirve ateşi sardı yabir kere bünyeyi. Geri dönmek mi? Hiç olmazsa dorukları görmeden asla.

Bizim geçenin derin Vadisi’nin yeşilliklerine doğru manzara hakikaten tarifsiz. Tam anlamıyla bulutların üzerindeyim. Demek ki diyorum, profesyonel dağcıları bu kadar büyük zahmetler karşısında zinde tutan bu his. Bir müddet daha ilerledikten sonra karşımda beliren kayalıklara doğru bakınca zannediyorum ki tamam artık Kuşkayası’nın dorukları burasıdır. İşte diyorum en yükseğe ulaştım. Doğup da aklım erdiğinden bu yana hep uzaktan uzağa seyrettiğim “ Kuşkayası” ayaklarımın altındadır artık.

Kendimce çok önemli gördüğüm ve tarihi addettiğim bu anı kayıt altına almak için telefona sarıldığımda bir de ne göreyim? Telefonun şarjı yüzde %5 lere düşmüş. Yazıda anlatmaya çalıştığımın daha da ötesinde olan bu Kuşkayası seferinin tüm safahatını video ve fotoğraflarını yol boyunca çektiğimden haliyle şarj bitmek üzere. Alelacele kayıt düğmesine basıp bir kaç dakikalık video kaydı alıyor ve artık iyice etrafı kaplayan dumandan dolayı da dönüş yolunu kaybetmem İnşallah diye de temennide bulunuyorum.

Dumandan hafifçe temizlenen kuzey taraflarına doğru yürüyüp de şöyle bir kaç dakika daha etrafı seyredeyim dediğimde birden görüveriyorum, benim ulaştım sandığım Kuşkayası’nın kartal gagasını andıran asıl doruğunun adeta müstehzi bir bakışla beni selamladığını. Yapacak bir şey yok. Her acemi dağcının başına gelmiştir böyle bir yanılgı diye kendimi teselli ediyor ve oldukça yaklaştığım bu 35-40 senelik bir vuslat hayalini başka bir sefere bırakıyorum.

"Allah ömür verirse en yakın bir zamanda bir dahaki seferde zirvene de çıkacağım senin ey yüce dağ!" diyor, bu defa da benden kendini esirgeyen Kuşkayası’nın önünden saygı ve dahi hürmetle geçip dönüş yoluna revan oluyorum.

Evet, kıymetli okuyucularım. 2 seri olarak planladığım "Kuşkayası'ndan Kuşadası'na" başlıklı yazının ilk bölümü böylece bitmiş oldu. Bir dahaki yazımızda da yeğenlerimizden birine kız istemek için gittiğimiz Kütahya-Gediz ziyaretini fırsat bilip maaile uğradığımız Söğüt, Gediz, Kuşadası, Selçuk ve İzmir gezisi izlenimlerimi kaleme alacağım biiznillah.

Yasal Uyarı : Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Gün Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Yorum Yazın