18.06.2019 01:20

Talihsizlik ya da tarihsizlik örneği

Talihsizlik ya da tarihsizlik örneği

İşte şu dize; İlçemiz sınırlarının tam orta yerinde, Altınşehir’den Kayabaşı – Şamlar istikametine uzanan yol üstünde bulunan Yarımburgaz Mağaralarının başına gelenleri özetler mahiyettedir. Bu talihsizlik/tarihsizlik örneğinin ne olduğuna geçmeden önce biraz mağaraların tarihi hakkında bilgi verelim isterseniz.

Yukarı ve Aşağı Mağaralar olarak adlandırılan iki mağaradan mürekkep olan ve üzerinde çalışan bilim adamları tarafından kökeni günümüzden 350-400 bin yıl öncesine tarihlenen Yarımburgaz Mağaraları Türkiye’de insan izine rastlanan en eski yer olarak bilinmektedir.

İçerisinde bulunan karstik özelliği haiz toprağın yağmur vb. suların yüz binlerce yıl aşındırmasıyla oluşan Yarımburgaz Mağaraları 19.yy. sonlarına doğru araştırmacıların dikkatini çekmiştir. Mağaraların bilim dünyasına tanıtımını bu tarihlerde Abdullah Bey nam bir zat yapmıştır.

Mağaralar üzerinde ciddi ilk bilimsel çalışma 1927 yılında Raymond Hovasse adında bir müsteşrik tarafından yapılmış olup ilk arkeolojik kazılar ise 1963-1965 yılları arasında Ş.A. Kansu, K.Kökten işbirliğiyle gerçekleştirilmiştir. Bu bilimsel çalışmalarla anlaşılmıştır ki, mağaralar büyük bir tarihi ehemmiyeti haizdir. Zira kazılarda elde edilen arkeolojik bulgular yüz binlerce yıl öncesi insanının yaptığı ürünleri örneklemektedir. Bu ürünler basit taşlardan tutun da insan emeği görmüş çanak-çömleğe kadar çeşitlilik arz etmektedir diyebiliriz.

Yarımburgaz Mağaralarında bulunan ürün yelpazesi burada yaşamış insanların; tarihi terminolojiye göre söyleyecek olursak, henüz yazının kullanılmadığı tarih öncesi dönemlerin ilki olan ve günlük eşyaların basit taşlardan yapılması dolayısıyla Taş Devri olarak tesmiye olunan dönemin şahitleri olduklarını bize ispat etmektedir. Mağaralardan elde edilen arkeolojik bulgulardan birkaç örnek İstanbul Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir ki meraklıları gidip görebilirler.

Memleketimizin en eski insanlarının emarelerini ihtiva eden bu mağaralarla ilgili arkeolojik çalışmalar 1986 yılında tekrar başlamıştır. Bu seferki çalışmalara yön veren ise İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Mehmet Özdoğan olmuştur. İşte bu kazı çalışması bizlere mağaradaki insan izleri tarihinin Eski Taş Devrine kadar gittiğini göstermiştir. Prof. Dr. Mehmet Özdoğan’nın kendi çalışmasını ve o zamana kadar mağaralarla ilgili yapılan diğer arkeolojik çalışmaları değerlendirdiği ve Yarımburgaz Mağaraları mevzuunda kaleme alınmış en önemli yazılı çalışma diyebileceğimiz bir de makalesi mevcuttur.

Mağaralara dair son arkeolojik faaliyet 1988-1990 yılları arsında gerçekleştirilen ve aynı Anabilim Dalına mensup Güven Arsebük’le ABD’li Antropolog F.Clark Hovel’e ait olan çalışmadır. Bu çalışmalar sonucu mağaraların önemi daha da artmış ve bölge 2001 yılında 1.Derecede Arkeolojik – Doğal Sit Alanı ilan edilmiştir.

Mağaralarla ilgili pek çok “Gülsek mi ağlasak mı …?” durumu mevcuttur, maalesef…! 1966-1986 yılları arasında mağaralar pek çok sebepten tahribat görmüş adeta yağmalanmıştır. Evsiz barksızların, kanun kaçaklarının, “amatör arkeolog” ya da bildiğimiz anlamıyla define avcılarının ve bu arada birçok film yapımcısının hoyratça tahribatı sonucu mağaralar içindeki pek çok tarihi izi kaybetmiş ve hatta mağaraların tabii sarkıt ve dikitleri de tamamen yok olmuştur.

Bizans döneminde kilise olarak da kullanıldığı anlaşılan mağaraların bu günkü hali de pek hoş değildir. Gerçi talihsiz tarihsizlerin tahribatının önüne geçmek için mağara giriş kapılarına demir parmaklıklar örülmüş ve girişler kapatılmıştır. Lakin bu durum mağaraların korunması için mi yoksa kendi kendilerine yok olmaları için mi yapılmış doğrusu biz anlayabilmiş değiliz.

Hazır yeri gelmişken ülkemizdeki bu tarihe ve tarihi eserlere yönelik ortaya çıkan çarpık anlayışa da değinmeden geçmek olmaz.

Her ne kadar başka bir minvalde söylüyor olsa da mevzuumuza denk düşmesi açısından hatırlatmak da yara var Yahya Kemal Beyatlı’nın meşhur mısrasını:

“Ne harabat ne harabatiyiz,
Kökü mazide olan bir atiyiz”

Şu mağaraların başına geleni öğrenince; mazideki köklerimiz olan tarihe ait izlere karşı nasıl olmuş da bu kadar hoyrat, tahripkâr ve bigâne kalabilmişiz, insan sormadan edemiyor. Gerçi son dönemlerde şanlı mazimize dair pek çok hatıranın ihya edildiğini, adeta yeniden neşvü nema bulduğunu da bilmiyor değiliz ama dün yaşanan tahribatın karşısında bugünkü tamir ve tadilatın yangından mal kaçırır bir mesabede olduğu da su götürmez bir hakikat olup ne yazık ki yangın da hala söndürülebilmiş değildir.

Bir milleti millet yapan onun maziye dair hafızasıdır. Bu hafızayı güçlendiren de düne ait her şeydir. Onun için “kökleri mazide olan bir ati” inşa etmekle mükellef olan bizler bu köklerimize sahip çıkma bilincimizi yükseltmeliyiz ki, dallarımız budaklarımız olan neslimiz de köklerimizden aldığı güçle maziye uzanabilsin.

Bizler bu günkü neslimize onların; nerede açacağı belli olmayan hüdainabitler, hercailer olmadıklarını, aksine kökleri mazinin derinliklerine işlemiş bir medeniyetin temsilcileri oldukları hakikatini yeterince kavratamazsak maazallah istikbalimiz en ufak bir rüzgârda yıkılıp gidecektir. İşte neslimizin bu temsil kabiliyetini güçlendirecek olan unsurların da yine geçmişin bugüne yansıyan izlerinden başka bir şey olmadığını da unutmamalıyız.

Tarih taassup kabul etmez. Onun için yüz binlerce yıllık bir maziye sahip olan bu topraklarda dar düşüncelere, kısır görüşlere, basiretsiz-vizyonsuz laf ü güzaflara kulak asmamız abesle iştigaldir. Bu sebeple Anadolu’yu Türklük öncesi ve sonrasıyla sahiplenmek bizim talihimizi güldürecek yegâne hakikattir. Anadolu ne kadar Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye demekse bir o kadar da Hitit, Roma ve Bizans gerçeğini unutmamak demektir. Kendi medeniyet değerlerimizden şüphe mi duyuyoruz ki diğerlerini yok sayalım. Medeniyetimiz Yunuslar, Mevlanalar, Hacı Bektaşlar ve Bayramlarla doluysa bu zenginliği bizler, ecdadımızın önceyi yok saymadan sonrayı inşa edebilme kabiliyetine borçluyuz.

Bu açılardan bakıldığında Yarımburgazlar, Truvalar, Aspendoslar ve dahi Akdamarlar da bizim zenginliğimizdir. Bu zenginlikler şöyle ya da böyle milli hafızamızda yer bulmuş ve medeniyetimizin teşekkülünde kendilerine göre bir rol oynamışlardır.

Hâsıl-ı kelam tüm bu serdetmeye çalıştığımız görüşler ışığında düşünüldüğünde, memleketimizin insan ve hayvan izlerinin en eskisini içerisinde barındıran mağaraların dün başına gelen ve halen de devam etmek de olan şeyler bir talihsizlik mi yoksa tarihsizlik mi ona da artık sizler karar verin…!