20.11.2017 01:55 Güncelleme Tarihi: 23.11.2017 17:01 110270 Okunma

Dünya hakimiyet savaşında 'Geçici Ateşkes'e girildi..

Egemen Güçlerin 'Yeni Dünya/Yeni Yüzyıl' savaşında geçici bir ateşkes sürecine girildiğini düşünüyorum.

Dünya hakimiyet savaşında Geçici Ateşkese girildi..
Egemenlerin 3. Dünya’da Terör Örgütleri üzerinden yürüttükleri hakimiyet savaşı, yerini “haritalandırma ve doğal kaynakların paylaşımı” görüşmelerine bıraktı.

Yani masa kurulması safhasına geldi.

Yakın zamanda “masabaşı paylaşım ve yeni harita” görüşmeleri sürer mi sürmez mi göreceğiz.

Eğer taraflar şuanda sağlamış oldukları “consesus”u masada devam ettirebilirler ise; dünya yeni bir konsept ve konjonktüre giriyor demektir.

Bu da demektir ki; 1. Dünya Savaşı sonrası süreçlerin “Post-Atlas” nitelikli, egemenlerin belirleyiciliğinde belirlenmiş yeni siyasi/coğrafi haritaları göreceğiz.

Eğer masada ihtilaf ve uzlaşmazlık öne çıkarsa; önümüzdeki günler ve özellikle 2018’de, dünya ve özellikle coğrafyamız çok kanlı ve dramatik çatışma, yıkım, kargaşa  ve çöküşlere sahne olabilir.

Peki kimdir bu egemen güçler ve taraflar..?

Başat aktörler; Amerika ve İngiltere…

Amerika’nın yanında Arabistan var, İsrail var, BAE var, Almanya var…

İngiltere’nin yanında bir boyutla Çin var, Türkiye var, Katar var, Fransa var…

Rusya, İran gibi ülkeler ise her iki tarafla da flörtte veya karşıt gibi konumdalar…

Bu iki birbiriymiş gibi görünen ama birbiriyle hakimiyet savaşında olan ülkelerin savaş arenası ise; öncelikle Ortadoğu, Güney Asya, Çin, Avrupa ve Körfez…

Sadece “Batı Ötesi Dünya” değil, artık Avrupa da bu savaşın sahnesi konumunda…

Şimdi taraflara bir bakalım..

İngiltere ABD’ye göre daha bütüncül ve içsel olarak daha dingin.

İngiliz aklı ve siyasası hala belirgin ve hakim.

Hala, diplomasi ve ülkeler üzerinde inşa ile imha stratejisi baskın.

Hala, sessiz ama derinden ilerlemeyi temel siyaset telakkisi devam ediyor.

Amerika süper güç görünse de; İngiliz Aklı hala belirleyici.

Amerika ise, kendi içinde sıkıntılı, karışık ve yekpare değil.

Daha önceki yazılarımda söylediğim gibi, ABD içinde “Amerikacık”lar mevcut.

Trump yönetimi “iki arada bir derede” misali şaşkın ördek gibi, ne ondan ne bundan yana…

Tarafı ve rengi net değil. Bu da Trump’ın her an sonunu getirebilir. Bu bağlamda Haziran 2018’e kadar geçecek zaman Trump için hayati öneme sahip.

Ya netleşecek ve safını belli edecek, veya azledilecek…

Pentagon Yahudiler ve Neo-Con’lar, yıkarak elde etme stratejisiyle kaos, kan ve karmaşa projeksiyonunu sürdürüyor.

Hala, terör örgütleri üzerinden vekalet savaşı yürütmeyi bir hakimiyet argümanı gibi görmeye devam ediyor.

Stratejilerini “ülke ittifakları”ndan ziyade, örgütsel ittifaklara göre kurgulayan bir beyinle hareket ediyor.

Diploması yerine savaş tamtamlarını tercih ediyor.

Hal böyleyken; “Yeni Dünya” için hakimiyet kavgası veren bu iki güç, geçici bir ateşkese varmış görünüyor.

Peki bu ortamda Türkiye ne  durumda…

Ülkemiz, hemen herkesten daha büyük sıkıntılarla mücadele durumuyla karşı karşıya…

Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’tan kuşatma, tüm karşı duruşlara rağmen farklı ve şekil değiştirerek devam ediyor.

Stratejik ortak ABD’nin ihanetine maruz kalmış haldeyiz.

Türkiye savunma ortağı NATO’nun hançerini sırtında taşıyor ve  şu veya bu şekilde bu savunma paktınca hançerlenmeye devam ediyor.

Ki; Norveç’teki NATO tatbikatında yaşanan; spontane şekilde, bir askerin yaptığı eylemden ibaret olmayan kahpe hareket, bunun en bariz örneği ve aysbergin görünen yanı.

Türkiye ve Erdoğan bu “hakimiyet savaşında” safını netleştirmediği sürece ABD ve NATO ihaneti aleniyet kesbederek görünürleşmeye devam edecek ve dost görünümlü hasımlaşacak.

İçeride ekonomik sıkıntılar gün be gün artıyor.

Ekonomik parametreler birkaç ölçek ve ölçütle iyiymiş gibi görünse/gösterilse de, işin iç yüzü hiç de göründüğü gibi değil.

Siyasi dengeler ve halkın iktidara desteği daha önce görülmediği şekilde sıkıntılı, öngörülmezlik ve belirsizlik içeriyor.

Siyasi ve bürokratik değişim hala istenen şekil ve derinlikte yapılabilmiş değil.

Her geçen gün, zaman ülkemizin aleyhine işliyor.

Bu boyutla Türkiye ve Erdoğan ne yapmalı, neleri  netleştirmeli…

Şuanda içeride, ülkemizin en önemli ve acil yapması gereken ekonomiye dair adımlardır. Çünkü bir ülkeyi istikrarsızlaştırmak, iktidarı devirmek ve destabilize etmek  ancak ve ancak ekonomik bozulmayla sağlanabilir.

Dünya ekonomisine yön verenler, paranın sahipleri bunu en iyi bilenlerdir. Ekonomik tetikçilerin yapabildiği tahribatı silahlı tetikçiler asla yapamazlar.

Bu nedenle de, ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik çıkmazdan çıkabilmesi ve bu durumun siyasi tıkanıklık ve belirsizliğe yol açmaması için kısa ve uzun vadeli adımlar atması, halkı rahatlatması, ülkenin (Allah korusun) önü alınmayacak ekonomik krizle karşılaşmaması için hemen çözüm çareleri bulması şarttır.

Bu konudaki çözüm önerilerini bir sonraki yazımda paylaşacağım.

Şimdi uluslararası ilişkiler ve ittifaklar konusuna değineceğim.


Geldiğimiz noktada “Stratejik Ortağımız” ABD, “Stratejik Hasmımız” gibi hareket etmektedir.

İŞİD terörünü sekiz bin km uzaktan, ulusal güvenliği için tehlike gören Amerika, bu örgütün bölgesel etkinliğini tepe tepe kullanarak bu örgüt üzerinden alan kazanmaya çalışabiliyor.

YPG/PYD gibi ülkemize düşmanlığı birincil amaç haline getirmiş bir örgütü “müttefik” ilan edebiliyor.

Hayati düşman diye lanse edip, algı oluşturduğu İŞİD’i imha etme kisvesinde YPG eliyle ihya edebiliyor.

Bölgemizi ve özelde ülkemizi kan gölüne çeviren ve böylelikle kaos içerikli hakimiyet kurmayı nihai hedef addeden tüm örgütleri –sözde- düşman ilan ederek dost olabiliyor.

Kısaca, coğrafyamız başta olmak üzere; dünyanın çeşitli bölgelerinde, güya mücadele ettiğini iddia ettiği terör örgütlerini kendi yaratıyor, palazlandırıyor ve bölgesel menfaatleri için ve dolayısıyla dünya hakimiyet aygıtları olarak
kullanabiliyor.

Savunma ve Güvenlik ittifakımız “NATO” savunma ve güvenliğimize dair tehlike arzeder refleskle davranıyor.

NATO ittifak sözleşmesindeki müşterek savunmaya dair antlaşmalara riayet etmezken, defansif eksiklimizin izalesi için aldığımız S-400 savunma sistemleri nedeniyle bize olmadık sorunları ve düşmanlığı irtikap edebiliyor.

Girmek için elli yıldır beklediğimiz AB bize karşı her türlü hasmane tutumu sergiliyor, düşmanca tavırlardan imtina etmiyor ve ülkemizin can damarını koparan, kanını içen en büyük hasımları terör örgütleri ve teröristlere kucak açabiliyor.

Türkiye’nin terörist ilan ettiği kişiler bu birlik ülkelerinde rahatça yaşayabiliyor ve ülkemiz aleyhine faaliyetlere devam edebiliyor.

Peki bu durumda ne yapmalıyız…

Uluslararası ilişkiler ve dostluklar,  menfaat ve kazan-kazan üzerine kuruludur.

Ezeli ve ebedi dostluk da olmaz, düşmanlık da…

Ülkesellik bağlamında; menfaatin gerektiği şekilde hareket etmek, temel refleks olmalıdır.

Bu bağlamda stratejik ortak diyen ama “dili tatlı memesi kör” davranan ülke/ülkelere karşın durumun gereği şekilde yeni ittifak ve ortaklıklar tesis edilmelidir.

Abdulhamit’in İngiliz’lere karşın Almanya ile ittifak tesis ederek dengeleme politikası ciddi bir örnek olarak karşımızdadır.

Kendi ülkemizin artıları, eksileri, vazgeçilmezleri, coğrafi ve askeri özellikleri nazarı dikkate alınarak; bazen düşmanınım düşmanı dosttur şekliyle yeni adımlar zaman ve zemininde, gecikmeden atılmalıdır.

Churchill’e atfen söylenen, “fırsatlar depo edilemez” sözüne muvafık ve mutabık hareket etmek devlet refleksinin en temel enstrümanı olmalıdır.

Bu bağlamda; “Beka, Ülkesellik” boyutlu bazı adımları atmakta geç kalmamalıyız.

Mesela; ne yapıp edip vaktinde Musul ve Kerkük’e bir şekilde girerek kurulan masada yerimizi almak fırsatını kullanmalıydık. Ama ilk andaki o fırsatı bir boyutla kaçırdık.

Devletler hayatında bazı karışıklıklar ürkütücü gibi görünse de; “Akılla” hareket edildiği takdirde, “krizi fırsata çevirmek” imkanı mevcuttur.

Şuanda da böylesi bir süreçteyiz.

Ülkesellik ölçütlü yeni ittifakları zaman geçirmeden kurmak zorundayız.

Özellikle İngiltere ile; bölgesel komşusal dengeleri de gözardı etmeden karşılıklı menfaatler içerikli uzlaşı noktası oluşturacak bir mutabakatı tesis etmek zorundayız.

Bu mutabakatı tesisle birlikte, istişareler çerçevesinde, müşterek menfaat noktaları içeren adımları, ABD’ye rağmen atabilecek imkanları elde edebiliriz.

Aksi takdirde; “şerefli yalnızlık veya onurlu yalnızlık” gibi kavramların şehvetine kapılmak bizi cidden yalnızlaştırır ve korkunç bir saldırının savunmasız hedefi haline getirir.

Devlet Aklını önceleyerek, coğrafyamızın nitelik ve zorluklarını gözardı etmeden, cesaretten ziyade akılla (cesareti yok saymıyorum), sakin, soğukkanlı ve bazen de uzun soluklu diplomasi ve mücadeleyi göstermek zorundayız.

Kuzey Irak’la asıl şimdi ilgilenmeye başlamalıyız. ABD ve İsrail’den kazık yemiş ve kenara çekilmiş Barzani sonrası bölge halkıyla daha yakın ilişki tesis ederek bölgesel etkinliği maksimize edecek adımları atmamız gerekmektedir.

Aldandık, aldatıldık, ben onunla konuşmam, o kötüdür, bu iyidir” gibi hamaset kokan, duygusal bir romantizm içeren söz ve söylemlerden arınmış şekilde; Türkiye devleti ve halkının menfaatleri odaklı angajmanlara girmeli, yine ve yeni ilişkileri tesis etmeli, ülkesel çıkarlar sözkonusu olduğunda “dün dündür bugün de bugün” diyerek hareket edilmelidir.

Bunlar yapılırken de, iç siyasetin diline asla kulak asılmamalıdır.

Eski İngiliz Başbakanı Tony Blair’in, “ülkemin menfaatleri için gerekirse şeytanla bile görüşürüm” söz ve davranışı bu konuda fikir açıcı bir tavırdır diye düşünüyorum.

Evet biz de, Barzani’yle daha önce iyiydik, sonra kötü olduk.

Ama şimdi ülkesellik yeniden Kuzey Irak’ı boşlamamayı ve boş bırakmamayı gerektiriyorsa, bunun gereğini düne takılı kalmadan yapmalıyız.

Evet, Esad yönetimi ve Suriye rejimiyle bir dönem çok iyiydik, sonra kötü olduk.

Ama şimdi  yeni bir konjonktür ve konsept hakim.

Biz neden Rusya üzerinden iletişimde olalım ki..!

Ülke menfaatleri, geldiğimiz noktada yeniden işbirliği gerektiriyorsa; geçmişe, dünlere, dünde yaşanan düşmanlık ve uzlaşmazlıklara takılmadan yeniden diyaloğa geçmeliyiz.

Yukarıda da söyledim; “ülkeler arasında ezeli dostluk ve düşmanlık olmaz, olamaz”.

Birileri ne der diye devlet yönetimi olmaz.

Evet arkadaş; “dün öyle idi, bugün de böyle” demeye mecbur ve mahkumuz.

Çünkü devlet yönetimi kişisel ilişkiler gibi yürümez.

Devlet yönetimi duygusallık kaldırmaz, romantizm kaldırmaz, ütopya kaldırmaz.

Kısaca ve sonuç olarak; Hergün yeni bir dengenin oluştuğu, yeni ittifakların tesis edildiği, günlük-haftalık-aylık-yıllık birlikteliklerin oluştuğu “neo-post-stratejilerin” varlaştığı bir dünyadayız. Hal böyle iken; Don Kişot’luğa hiç gerek yok.

Temel olan Türkiye’dir, Ülkesellik’tir, Türk Devleti’nin menfaat ve istikbalidir.

Mesele Vatan ise, gerisi teferruattır” diyerek konuyu burda noktalıyalım..

Bu yazının devamı şeklinde olacak bir sonraki yazıda, ekonomi konusunda yapılacaklara dair düşünce ve önerilerimi dile getireceğim.

Bir sonraki Bir Portre yazımızda buluşmak ümidi ile Allah'a emanet olun sevgili okurlarım.